29 Eylül 2018 Cumartesi

Affedemiyorum!

Fark ettim ki bazı şeyleri affedemiyorum. Bazı cümleleri… 
Mesela üniversiteyi kazandığımız için sevindiğimiz o gün “Ben bölümümü bitirince, şuraya, buraya müdür olabilirim ama sen ne olacaksın?” diyen “en iyi arkadaşları”… Telefon numaramı lütfen kimseye verme dediğim halde herkese verip bir de bunu sonradan söyleyen “en iyi arkadaş"  aynı zamanda…
Ya da ergenliğin en bunalımlı döneminde, kendi düğününde çekilen fotoğrafları “Olduğunuzdan güzel çıkmışsınız” diyerek veren yengeleri… 
İşyerinden tanıştığınız kişiyle evlenirken “Çalışmasan evde kalacakmışsın” diyen ya da, dişi iltihap yüzünden şişmiş genç kıza yıllar sonra “Kuazomado’ya dönmüştün” diye gülen komşu teyzeleri…
Toplantı masasında öksürürken “Eee yeter artık git tedavi ol da gel” diyen genel yayın yönetmenlerini… Oysa öksürüğümün en büyük nedeni, onun masada içtiği sigaralardı…
“Sana da güvenemiyorum, sen konuşmalarımızı hep başkalarına anlatıyorsundur” diye suçlayan ama kendisine verilen sırrı 5 dakika sonra anlatmaması gereken muhatabına aktaran ‘arkadaşları’…
AFFEDEMİYORUM. İÇİM AFFET DESE… BEYNİM AFFETSE, KALBİMİN BİR KÖŞESİ AFFEDEMİYOR İŞTE…


2 Eylül 2018 Pazar

Şiirimsilerim... (Hepsi benim bebeğim:)

GÖLGESİZ İNSANLAR

Issız adada bir ben bir martılar
Martılar bile çift uçuyor
Benimse bir gölgem var
O da akşam gidiyor!

MARTILAR

Bu simit tek başına çekilmez
Peynir de olsa, hatta çay da
O zaman bir de vapur olsa...
Ve tabii ki martılar da...

DENİZ FENERİ 1

Nazım diyordu ki
"Ben bir ceviz ağacıyım,
Gülhane Parkı'nda"
Ben de bir deniz feneriyim
"Yalnızlar Rıhtımı"nda...

DENİZ FENERİ 2

Deniz feneri gibiyim
Mağrur ama yalnız...
Herkes ışığı takip ediyor
Ama yaklaşmaya korkuyor!

DENİZ FENERİ 3

Deniz feneri gibi
Bir yanıp bir söndüm
Ama beni görmedi
Çarptı, yaraladı
Farkına bile varmadı!

DENİZ FENERİ 4

Kendini anlatan bir simge bul deseler
Deniz feneri derim.
Etrafına ışık saçmaya çalışıyor
ama yalnız...
O ışıklarla aslında yardım istediğini
kimse anlamıyor

DENİZ FENERİ 5

Bir gemi yanaştı
Deniz fenerine...
Deniz feneri sevindi
Yalnızlıktan kurtuldum diye
Gemideki biri el salladı- sonra seslendi
"Ben her ışık saçana giderim
Ama şimdi senden daha parlak
Işık saçanını gördüm"
Ve dümeni kırdı sonra
Yine kaldı deniz feneri
Yalnızlığıyla baş başa...

DEĞER BİLEMEYENLERE 1

Zamanında insanlara fazla fazla verdiğim
Ama kullanmadıkları için heba olan
"değer"leri topluyorub geri...
Tıpkı bankaların zamanında kullanılmayınca
Geri çektiği para puanlar gibi...

DEĞER BİLMEYENLERE 2

Sen birine ne kadar değer verirsen ver
O sadece "ederi" kadar...
Fazlası değil!
Gerisi hayal kırıklığı ve pişmanlık...
Fazlası değil!



4 Eylül 2015 Cuma

Dağların altındaki cennet: Kotor

Kotor'da Old Town'ın içinden Bayrak Kalesi'ne tırmandığınızda gördüğünüz manzara bu... Müthiş değil mi?
Montenegro (Karadağ) 6 gün boyunca bize ev sahipliği yaptı. Gitmeden önce bilgi sahibi olmak için google’da aradığımda gidenlerin yazdığı bloglardan çok yararlandım. Bazı yanlış bilgilerin doğrusunu oraya gittiğimde öğrendim.
THY uçağıyla Podgorica’ya indik önce… İnternetten taksiyi daha önceden ayarladığımız için havaalanında ilk kez ismimizle beklendik, çok havalıydı. Havaalanındaki taksiler daha pahalıya gidiyormuş. O yüzden önceden ayarlamak iyi oldu.
Bir gece Podgorica’da kaldık. Kalmışken de tanıyalım dedik. Başkentleri ama Edirne kadar bir yer. O kadar bile tarihi eser yok. Ya da biz bulamadık.
Ribnica ve Moraca nehirlerinin bitiştiği yerde kurulmuş şehir… Hava gittiğimizde 32 dereceydi. Nehir kenarına gittik. Milenyum Köprüsü’nden geçtik. Nehire ayaklarımızı soktuk. Su buz gibiydi de biraz kendimize geldik.
Nehir kıyısından sonra şehir içine gittik. Sahat Kula’larını gördük. Osmanlı döneminden kalma bir Saat Kulesi… Ama bakımsız… Biraz ilerideki sokaktan girince Osmanlı döneminden kalmış TİKA tarafından restore edilmiş Mehmet Paşa Camii’ni gördük. Kapalıydı. Biz fotoğraf çekmek için bahçesine girer girmez mahalledeki dilenci çocuklar sardı etrafımızı… Para istediler. Para yerine güzel fotoğraflarını çektik. Memnun kaldılar mı bilemedim.
Gitmeden önce okuduğum bir blogda, "yayalar için durmuyorlar, Avrupa şehri beklemeyin” yazıyordu. Yazının tarihini bilmiyorum ama biz gittiğimizde adımımızı attığımız anda bütün araçlar durdu. Sanırım AB’ye girmek için çalışıyor olmaları etkili olmuş.

Cevapi satan yerin afişi...
Sahat Kula’nın oraya giderken Türkçe konuştuğumuzu duyan bir çift durdurdu. Orada duran bürekçi ile yanındaki kebapçıyı gösterdi. İkisi de yemek konusunda çok iyiymiş. "Köfteleri için buraya geliyoruz” dediler. Dönüşte dükkana biz de girdik. “Meatball” dedik, “Yok” dediler. Sonra kapıda asılı afişlerinden “cevapi”yi öğrenip girdik “cevapi” olarak istedik. Bizim Sultanahmet ile Tekirdağ köftesi karışımı bir lezzet. Yanındaki lahana salatası ile bizimkinden daha kıvamlı yoğurtla gayet güzeldi tadı. Fiyatı da çok iyi. Küçük porsiyon 180 gram ve 2.50 Euro. Ama öyle küçük bir şey gelmesin gözünüzün önüne… 4 kişi 3 porsiyonla gayet güzel doyduk.
Podgorica’da iki yıldızlı Hotel İdeal’de kaldık. Oda-Kahvaltı idi. Kahvaltıda salam gibi bir şey vardı. Ne eti diye sorduk. Adam sinsi sinsi gülüp “Pork” dedi. Sonra da “Just kidding” diye ekledi.

İkinci durağımız Kotor’du. Podgorica’dan otobüs durağına gitmek üzere çağırdığımız taksi bizi 30 Euro’ya Kotor’a bırakabileceğini söyleyince taksi konforunu tercih ettik. Otobüs fiyatı da yakındı ve daha önce okuduğum bloglarda eski otobüslere de denk gelebileceğimiz yazıyordu. O yüzden taksi iyi bir tercih gibi göründü.
Kotor’a tek kelimeyle ba-yıl-dım. Sakin… İnsanlar sanki “yavaş şehir”de yaşıyor. Kimse kimseye yan gözle bakmıyor. Kadınlar istediği gibi giyiniyor, tek başına geziyor. Herkes güler yüzlü… Sokakta rastladığı tanıdıklarını yanaklarından öpmeden bırakmıyor:)
Kamena Palata'nın minik plajı... Manzara müthiş... Suyu serin ve canlandırıcı...

Kotor’da Kamena Palata denilen bir taş binada kaldık. Manastırla bitişik. Bana temiz olsun yeter, lüks aramam diyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Müthiş manzaralı bir terası vardı. Kendine ait minicik de bir plajı…
Fiyata kahvaltı dahil değildi. Biz de kahvaltılık malzememizi alıp o terasta yaptık. Oranın sahibi “Daha önce 8, 9 Türk aile geldi. Hiçbiri buraya çıkmadı. Bir siz çıktınız. Çok memnun olduk” dedi. Düşündüm. Ben böyle bir teras varken odaya niye tıkılayım diye… Diğer ailelerin neden içeriden çıkmadığını düşündüm düşündüm bulamadım.
Kamena Palata manastırın yanında...
Otelin sahibi olan aile de hiç içeri girmiyordu. Bir de sevimli köpekleri vardı, Bobi...
Kotor’un denizi kum değil, taşlık. O yüzden ben gitmeden önce okuduğum bloglarda yanınıza bir deniz ayakkabısı alsanız iyi olur önerisini dinlediğime memnunum.

Yemekler güzel. “Bürek"leri bizim kol börekleri gibi aynı... Old Town'ın yakınında Dojmi diye büyük bir yer var. Free interneti olan. Pizzalarını tavsiye ederim. Fiyatları da uygun. 
Old Town'ı hem gündüz (ama çok sıcak olmayan saatlerde) hem de gece gezmenizi öneririm. İçinde, Bayrak Tepesi ve tarihi manastıra çıkan yol var. Giriş 3 Euro... Gece de çıkabiliyorsun ama o manzarayı görmek için gündüz gitmek şart bence... Dağın tepesine çıktığımda ayaklarımı hissetmiyordum ama o manzara her şeye değerdi. Biz güneş doğmadan daha doğrusu dağı aşmadan uyanıp çıktık. İyi ki de öyle yapmışız. Dönüşe geçtiğimizde güneş tepemizdeydi ve çok yakıyordu.
Hava durumuna bakarken yanlış bir Montenegro'ya bakmış olabiliriz, serin görünüyordu. Hatta yanıma daha çok kalın ve kollu şeyler almıştım. O yüzden kolsuz iki elbiseyle dolaşıp durdum:)
Kotor'da kaldığımız Kamena Palata ile Old Town arası çok yakındı. Giderken genelde yürüdük. Dönüşte ise market alışverişi yaptığımız için taksiye bindik. 2 Euro tutuyordu. 

Budva: Kaleden plajlara genel bakış. Yalnız bu plaj lüks otele ait. Giriş 25 Euro. Uzaktaki bedava
Biz Kotor'dan sonra Budva'ya geçtik. Budva daha çok gençlerin takıldığı, gece kulüpleri falan olan bir yer. Orada da Old Town'dan biraz daha içerde olan Butua Otel'de kaldık. O da apartman tarzıydı. Temiz, güzel... Onda kahvaltı da dahildi. Kahvaltısı da Türk damak tadına biraz daha uygundu.
Sveti Nicholas adasına gitmek adam başı 3 Euro. Tekneler gayet güzel. Yolculuk da çok sürmüyor.
Gelelim denize… Budva’nın denizi daha da taşlıktı. Ve uzaktı. Deniz olarak adam başı 3 Euro’ya gidiş dönüş gidilen Sveti Nicholas adasını tavsiye ederim. Oradaki Hawaii denilen mekanın Cevapi'sini de öyle... Fiyatları da uygun. Biz tek porsiyonla 4 kişi doyduk. Porsiyonlar biraz fazla irice... 
Çok meşhur olan Sveti Stefan'a gitmedik. Yorgunduk, 4 kişiydik. Gözümüz yemedi. Podgorica'ya dönerken yukarıdan gördüm. Gerçekten çok küçük bir adaymış. Osmanlılardan aldıkları ganimetlerle yapmışlar o adayı. Belki de gönlüm o yüzden kabul etmemiştir gitmeyi:))))
Budva'nın simgesi kale içindeki müzede... Müzeye giriş 2.5 Euro. Bundan başka da bir şey yok. Sadece manzara...


28 Ocak 2011 Cuma

En uzun 40 dakika

Hayatımın en uzun 40 dakikasını 26 Ocak 2011 günü, bir ameliyathanenin önünde yaşadım. 7 yaşındaki oğlum geniz eti ve kulaklarındaki sorun yüzünden operasyon geçirdi.

19 Mayıs 2010 Çarşamba

‘Sebebim oldunuz, hoşça kalın’




Adana’da, önceki gün 17 yaşındaki genç bir kız, düğününde beline bağlanan kurdele ile astı kendini… Arkasında, imam nikâhıyla evlendirildiği adama bir mektup bırakarak… “Sebebim oldunuz. Hoşça kalın” yazıyordu.

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Her bir çizgi, yaşanmışlığın izi…



Gözümü kapadığımda hâlâ onun yüzünün soluk görüntüsü… Yüzündeki çizgiler beynime işlenmiş adeta… Sanki her çizgi, onun yaşını veren bir ipucu.

11 Mayıs 2010 Salı

Yorumsuz kaldığım anlar

Siirt’te tecavüzler, ilçesi Pervari’de 2-3 yaşlarındaki çocukların kurban seçildiği iğrenç tecavüz ve cinayetler… “Biz anlaştık, aramızda kapattık” diyen belediye başkanları… Üzeri ölü toprağıyla örtülüp sessiz kalınan, gazeteler yazmasa belki duymayacağımız rezillikler…