9 Ocak 2021 Cumartesi

Ya aynı kaderi paylaşsaydım!

Aylin Sözer, Selda Taş ve Vesile Dönmez… 29 Aralık günü bu üç kadının yaşam hakları ellerinden alındı. Hem de canice. Aylin Sözer ilk açıklamalara göre “sevgilisi olduğu iddia edilen” bir “erkek” tarafından önce boğazı kesilerek, sonra da yakılarak vahşice katledildi. Selda Taş, 38 sabıkası bulunan kocası tarafından pompalı tüfekle öldürüldü. Vesile Dönmez de oğlu tarafından…

Hepsine ayrı ayrı çok üzüldüm. Aylin Sözer’in cinayeti ise beni daha çok kahretti. Çünkü Aylin Sözer’in cinayetini çok “duyarlı” geçinen bazı isimler bile hemen “erkek arkadaşı” tarafından öldürüldü diye verdiler. İddia olarak bile değil! Oysa o kendini savunamayacak, “Hayır, o adam benim erkek arkadaşım falan değildi” diyemeyecek!

80’lerin sonunda, üniversitedeyken bu kaderi paylaşmaktan kılpayı kurtulmuş biri olarak her kadın şiddetinde daha çok ürperiyorum. O yıllarda bizim bölüme 350 öğrenci alınıyordu. Çoğunu tanımıyordum bile. Adını bildiğim kişilerin sayısı onu geçmezdi! Ayrıca okuldan eve, evden okula giden bir öğrenciydim. Yani bazılarının dediği gibi “aranmıyordum”. Buna rağmen üçüncü sınıfın başlarında bir gün aynı derslere girdiğim için tanıdığım kişilerle dersler hakkında konuştuktan sonra, karşıma “bizim sınıftan olduğunu söyleyen” bir “erkek” dayandı. Üstelik başka hiçbir şey söylemeden direkt, “Niye o erkeklerle konuşuyorsun?” diye hesap sordu. O hastalıklı beyninde çoktan ikimizi sevgili ilan etmiş, bana hesap sorma aşamasına geçmişti! O andan sonra da her saniye beni taciz etti. Okulun polisinden yardım istediğimde “Ben karışmam” cevabı aldım. O cevabı alınca pis sırıtış eşliğinde daha da arttıdı tacizlerini.

Sırf onun yüzünden sınavdan sınava zor bela okula gittim. Derslere zorunlu olmadıkça girmedim! Zorla çantama mektuplar tıkıştırmalar, adımı okuldaki tahtalara yazmalar… Ölmek istediğim günlerdi. Her an her yerde karşıma çıkıyordu. Bir gün kelimenin tam anlamıyla delirip üstünde şemsiye bile kırdım. Ama pes etmedi.

“Evinin orada oturan arkadaşlarıma seni izletiyorum” dediği için bir süre evden bile çıkamadım. Tam o günlerde Ege Üniversitesi’nde benimle aynı bölümde okuyan bir genç kız, aynı şekilde, kendisine platonik aşık olan bir “sapık” tarafından öldürüldüğünde korkularım daha da arttı. Paronayak bir şekilde arkama bakmadan yürüyemez oldum. Ders notlarım etkilendi. İçime kapandım.

Son sene sadece sınavdan sınava gittiğim okulda bütünlemeye kalmamak için dualar ettim. Sınav notumu işlemeyen görevliler yüzünden bir dersten bütünlemeye kaldığımı sanıp gittiğimde öğrenci bürosundaki görevli kadın “Seninki ölmüş” diye bir haber verdi. Önce anlayamadım bile benimki kimdi? Sonra adını söyledi de anladım. O an şoke olmuştum ve herkesin onu “benimki” olarak bilmesine bile tepki veremedim.

Şimdi düşünüyorum da, eğer o önce ölmeyip beni “öldürseydi” arkamdan bir de “Sevgilisiymiş, kim bilir ne yapmış çocuğa” diyeceklerdi! Kendimi asla temize çıkaramayacaktım. Nereden mi biliyorum, okul çıkışı o sapıktan kurtulmak için bir tanıdığımızın işyerine gitmiştim. O da peşimden geldi. Ve beni bebekliğimden beri tanıyan o tanıdık, “Ne yaptı, sana kuyruk mu salladı?” diye sordu.

O soruyu soran “tanıdığımı” asla affetmedim. Ve dehşetle fark ettim ki, beni tanıyanlar bile öyle düşünüyorsa, tanımayanlar kim bilir ne düşünecekti? Ve bu bende, her “kadın cinayeti”nden sonra, “kendini savunamayacak” her kadın için kapatılmayacak bir yara oldu. Olmaya da devam edecek!

13 Aralık 2020 Pazar

Öğretmen travması



Sonbaharın son ayı kasımdayız. Dökülen yapraklarla hüzünlü… Her an ağlayacakmış gibi duran gökyüzü de bu hüzne katkıda bulunuyor. Kasım ayının 24’ündeki Öğretmenler Günü için internette hediyelerle ilgili çeşitli alternatifler dönmeye başladı bile. Öğretmenler Günü’yle ilgili bu hediye önerilerini görünce aklıma kendi eğitim dönemim, öğretmenlerim geldi.

Öğretmenlerle ilgili şans grafiğim çok inişli çıkışlı mesela… Birinci ve ikinci sınıftaki öğretmenim emekliliğini bekleyen, gelse de gitsem diye düşünen bir kadındı. Neyse ki bir ve ikinci sınıfta okuma yazma ile dört işlemi öğrenmek yetiyordu da artıyordu bile. Üçüncü sınıfta taşınma nedeniyle başka semtteki bir okula başladım. Öğretmen iyiydi… Ama dördüncü sınıfın başında ayağını kırdı. Sonra da iyileşti mi bilmem, bir daha okula uğramadı. Hep gelip geçici öğretmenlerle geçti dördüncü sınıf. O yıla dair öğrendiğim hiçbir bilgiyi hatırlamıyorum mesela… Ama bakınca karnem hep pekiyi. 

Neyse ki 5. sınıfta gerçekten öğrencilerini seven, onlar için kendini feda edecek kadar iyi bir öğretmenimiz oldu. Okumayı onunla sevdim ben. Cuma günleri son iki dersi kütüphaneden seçtiğimiz kitabı okuma saati yapmıştı. Bütün kütüphaneyi bitirmek için o kadar hızlı okuyordum ki… Hızlı ama anlayarak kitap okumak o günlerden kalan bir yetenek bende… 

İlkokulu mezun eden öğretmenin iyi olması ortaokul için de güzel bir temel hazırlıyor. O yüzden ortaokulda her derse ayrı öğretmen geldiği için başta bocalasam da alıştım. Ancak iki dersin öğretmeni vardı ki, beni derslerden de hayattan da soğuttu.

Matematik öğretmenimiz… Dersi anlatır, o sırada bir ses mi çıktı sınıftan, çıldırırdı. Şimdiki nesil belki bilmez o zaman akıllı değil tebeşirle çizilen kara tahtalar vardı. Matematik dersinde devasa boyutlardaki pergel, iletki, cetvelle çizerdi öğretmenler geometri şekillerini. İşte o öğretmen ses çıktı diye çıldırdığında, elinde artık ne varsa, kafamıza doğru yollardı. Pergelse pergel, iletkiyse iletki… Hiçbiri mi yok, tebeşirden kaçış yoktu o zaman da… Korkudan anlamadığım konuyu asla soramadım. Üstelik yine korkudan tik sahibi olmuştum. Ayaklarımı sallayıp duruyormuşum. Onu da yine o öğretmenin “Ne sallayıp duruyorsun ayaklarını, tuvalete mi gitmen gerekiyor” diye bağırmasıyla öğrenmiştim. Matematik dersinde anlamadığım konular birikip üstüme devrildiği için hiçbir zaman tam anlamıyla sevemedim.

Yine aynı orta okulda bir de Sosyal Bilgiler öğretmeni vardı. Boylu poslu adamdı. Sesiyle anlattığı konudaki dağları titretirdi. Amma velakin konuşan ya da yaramazlık yapan oldu mu, çok pis cezalandırırdı. Erkekleri favorilerinden tutup tahtaya atardı ki, orta okul bir ve ikinci sınıftaki zayıf çocuklar resmen uçardı. İçim acırdı. Sanki benim canım yanmış gibi. Ha kız olduğumuz için dayaktan kurtulduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Kulağımızı çekerdi konuşurken görünce. O çekilen kulak, ertesi gün bile kıpkırmızı olur yanardı.

Bir de sıra dayağı atarlardı, haksızlık olmasın diye o zamanın öğretmenleri. O zaman dediysem 80 darbesinden sonraki yıllar. Hiç unutmam, yine sıra dayağı var, herkese cetvelle vuruyorlardı. Alman Lisesi’nden nakille gelen bir çocuk, biraz da iri yarıydı, aldı öğretmenin elinden kırdı cetveli. Ondan sonra sıra dayağı falan olmadı okulda. Ya da belki sadece bizim sınıfta…

Lise ve üniversite dönemini, sanırım biraz da biz büyüdüğümüzden dayaksız atlattık. Ama matematik mesela hep kâbus olarak kaldı benim için. O kötü öğretmenlerin daha kötü bir etkisi oldu bana… Okullar bitti, yıllar geçti, veli oldum. Veli toplantılarına katılmak benim için en büyük kâbus. Yarı yaşımdaki öğretmenlerle konuşurken kalbim dakikada 150 atıyor, ağzım kuruyor, nefes alamıyor gibi hissediyorum. İşte o zaman attığı dayaklarla hem dersten hem hayattan soğutan o öğretmenlerime saydırıyorum içimden. Affedemiyorum bir türlü… 

O yüzden Öğretmenler Günü’nde hediye seçmek de yollamak da travmatik bir olay benim için. Genelde internet üzerinden adrese direkt gönderdim ilkokul ve ortaokulda. Lisedekilere ise fidan bağışı sertifikası göndermeyi düşünüyorum. Hiç değilse geçmişte öğretmenlerin ezdiği bazı “fidanları” simgeleyen “ağaçlar” olur ileride…

* 12 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Zehirleyen gaz ışığı



Gaslighting… Geçtiğimiz haftalarda izlediğim polisiye bir dizide duydum bu kelimeyi. Dizide katil, miras yüzünden bir kadını ortadan kaldırmayı planlıyor. Ancak tetiği o çekmiyor. Kadının sevgilisini, onu öldürmesi konusunda ince ince manipüle ederek öldürtüyor. Öyle ki tetiği çeken, katil olduğunu biliyor ama sevdiği kişiyi nasıl öldürdüğüne anlam veremiyor.

Merak ettim, internette şöyle bir keşif gezisine çıktım. Gaslighting için, “Karşıdaki insana çeşitli oyunlar oynayarak zamanla kendisinden şüphe etmesini sağlamasına yönelik bir psikolojik şiddet, duygusal manipülasyon yöntemidir” deniliyor. Daha çok narsist kişilikler ile sosyopatların uygulamayı sevdiği bir yöntem.

Tiyatro oyunundan hayata

Kelimenin kökeni 1938’de yazılan Patrick Hamilton’un tiyatro oyunu Gas Light’a (Gaz ışığı) dayanıyor. Senaryoya göre Jack, karısı Bella’nın psikolojisini manipüle etmek için her gün gaz lambasının ışığını azar azar kısıyor. Karısı ışığın azalıp azalmadığını sorduğunda ise sert bir şekilde karşılık verip kadını azarlıyor. Böylece Bella kendi aklından şüphe etmeye başlıyor. Kendine güveni azalıyor. Kendini değersiz hissetmeye başlıyor. “Duygu terminatörlüğünün” adı bu tiyatro oyunundan hareketle gaslighting oluyor. Aynı senaryo Ingrid Bergman’ın oynadığı bir sinema filmine de konu olmuş. 1944 tarihli George Cukor’un yönettiği bu film ile Bergman 17. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü”nü kazanmış.

İpler kimin elinde?

Şöyle bir düşündüm de, ikili ilişkilerin her çeşidinde, belki iş yerimizde sık sık rastladığımız hatta maruz kaldığımız davranışlar bunlar. İyi bir şey söylerken bile negatif yönlerinizi vurgulayan müdürler, “Ben onu demek istemedim, sen yanlış anlıyorsun” diyen iş arkadaşları, yaptığınız her şeyi eleştirerek, ya da olayları abarttığınızı söyleyerek kendinize güveninizi kaybetmenize neden olan eşler ya da sevgililer, aslında sizi manipüle etmeye, iplerinizi eline almaya çalışıyorlar. Bilinçli olarak gaslighting yapmıyorlar belki ama sonuç aynı oluyor. Bir süre sonra kendinize güveninizi kaybediyor, her şeyden şüphe duymaya başlıyorsunuz. En önce de kendinizden… “Ben bunu yapabilir miyim? Ya ben yanlış düşünüyorsam” soruları ile kendinizi zehirlemeye başlıyorsunuz.

Peki kurtulmak mümkün mü?

Terapist Volkan Pelenk’in yazısında okuduğuma göre, gaslighting’e maruz kaldığınızı fark ettiğiniz andan itibaren bazı önlemler almanız gerekiyor.

Öncelikle gaslighting’in ne olduğunu öğrenmek gerekiyor. Pelenk, şöyle diyor: “Gaslighting belirtilerini bilmek, partnerinizin ne yaptığını ya da yapmadığını anlamanıza yardımcı olacaktır. Burada gösterge duygularınıza nasıl tepki verdiğidir. Duygularınız inciniyorsa ve iletişim kurmaya çabalamanıza rağmen partnerinizin cevabı her seferinde sizi yetersiz hissettirmek ve saptırmaksa, sizi küçümseyerek gaslighting yapıyor olabilir. Sizi, bu düşüncelerinizin yersiz olduğu veya durumlara aşırı tepki gösterdiğiniz konusunda ikna etmeye çalışıyorsa, size gaslighting yapıyor olabilir.” Pelenk’e göre, sizi bir konuda, diyelim ki “sadakatsizlik”le suçluyorsa ve siz kendinizden eminseniz, aslında suçladığı şeyi o yapıyor olabilir. O yüzden sizi ne yapmakla suçladıklarına dikkat etmek gerekiyor.

“Duygularınıza güvenin” diyen Pelenk, o kişinin sizi ikna etmeye çalıştığı konular hakkındaki duygularınızla ilgili bir günlük tutmanın iyi olacağını belirtiyor. Arkadaşlardan tavsiye istemeyi öneren Pelenk, onların tarafsız olamayacağının altını çiziyor ve Gaslighting’e maruz kalmak nedeniyle oluşan şüphelerden kurtulmak için profesyonel yardım almanın önemine dikkat çekiyor. Gaslighting uygulayan kişiyle yüzleşmek, bunu yaparken sakin kalmak ve en sonunda da o ilişkiden uzaklaşmak, gaslighting’e maruz kalan kişinin yapması gereken diğer şeyler.

* 19 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Cinayetin "ama"sı olmaz

Dün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü idi. 25 Kasım 1960’ta, Dominik Cumhuriyeti’nde aktivist Patria, Minerva ve Maria Teresa Mirabal, diktatör Trujilio’nun hedef göstermesi sonucu öldürüldü. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, kardeşlerin öldürüldüğü günü Kadına Yönelik Şiddetle Mücedele Günü olarak belirledi.

Tüm dünyada insanlar, kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokaklara döküldü dün. Guardian’ın haberine göre Covid 19 salgınından bu yana, özellikle aile içi şiddette, kadına ve çocuklara yönelik şiddette artış var. İngiltere’de ilk ulusal karantina günlerinde polis tarafından kaydedilen beş suçtan birinin aile içi istismar olduğu kaydedildi. 2019’un aynı dönemine göre bu tür suçlarda yüzde 7 artış görülmüş.

Ülkemizdeki rakamlar da dehşet boyutlarında. İki gün önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Değerlendirme Toplantısı’nda, bu yıl 20 Kasım itibariyle 234 kadının aile içi ve kadına yönelik şiddet kapsamındaki cinayetlerde hayatını kaybettiğini açıkladı. Ardından da erkeklere “Kendinize gelin yahu. Böyle bir ayıp olur mu?” diye seslendi. Yine Soylu’nun verdiği rakamlara göre 2016’da 304, 2017’de 353, 2018’de 279, 2019’da 336 kadın öldürüldü.

Soylu kadın cinayetleriyle ilgili rakamlarda “abartılı” farklılıklar olduğunu da söyledi. Gazete manşetlerindeki sayıların dikkate alınmamasını istedi. CHP’li Necati Tığlı’nın verdiği rakam da Soylu’nun o abartılı bulduğu rakamlardan olsa gerek çünkü Tığlı’nın açıklamasına göre 2020’nin sadece 9 ayında 369 kadın öldürülmüş! Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıklamasına göre de bu yıl 269 kadın öldürüldü, 152 kadın da şüpheli şekilde hayatını kaybetti.

Bir de şöyle bir gerçek var. Ülkemizde bir kadın öldürüldüğünde sosyal medya ikiye bölünüyor. kimi “Tamam ama onun da o saatte orada ne işi vardı?”, “Tamam ama o da niye öyle giyinmiş?” diye “ama”larla başlayıp niyelerle dolu soruları alt alta dizip kadını suçlu çıkarmaya çalışıyor. Bizim ömrümüz, gencecik kadınların vahşice katledilmesine üzülmekle, sosyal medyada onunla ilgili yorum yazan aşağılık insanlara küfretmek arasında geçiyor. Ta ki bir sonraki cinayete kadar. Ve bunlar neredeyse her gün tekrarlanıyor. Soylu’nun verdiği rakama göre bile günde ayda 21 kadın öldürülmüş 2020 yılında!

2011 İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddeti önlemek adına yasal bağlayıcılığı olan ikinci sözleşme. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele prensiplerini ve taraf devletlerin yükümlülüklerini belirliyor. Ancak okumadan her şeyi bilen bazı kişiler, bu sözleşmenin aile birliğini bozacağını iddia ederek imzalanmaması için adeta kendini yırtıyor!

Velhasıl, kadına şiddette cezalar artmıyor. Katil, ölenin kendini savunamayacağının bilinciyle öldürdüğü kadına iftira atıyor: “Şöyle erkekliğime laf etti”, “Böyle tahrik etti”… Bir de takım elbise giyip kravat taktı mı mahkeme heyeti “iyi hali”ni görüp cezayı azalttıkça azaltıyor. Bazı saldırganlar ise profillerinde “hamili kart yakınımdır” dercesine üst düzey yetkililerle çekilmiş fotoğraflarını kullanınca, değil hapise girmek, elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmaya devam ediyor. Bir sonraki kurbanını buluncaya kadar!

* 03 Aralık 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Şarkıların dili

Bazı şarkılar vardır. Duyunca ya ilk duyduğunuz ana gidersiniz, zamanda yolculuk yapmış gibi, ya da sizi hüzünlendirir, gözünüzden hiç farkına varmadan yaşlar dökülür de neden sonra fark edersiniz ağladığınızı… Yıllar önce arabada giderken Zakkum grubunun Anason şarkısı çalmaya başladı radyoda… 

Anason kokarken sofralar
Yaşlandırıyor seni aynalar
Her geçen yıl birer birer
Masadan eksiliyor dostlar

İşte o son nakaratına geldiğinde arabada deliler gibi ağlıyordum. Birlikte çalıştığım ve dil eğitimi için eşiyle birlikte İngiltere’ye giden arkadaşım gelmişti aklıma… İnsan bir olaya göz göze gelerek bile aynı anda aynı tepkiyi verdiği, konuşmadan anlaşabildiği bir arkadaşına artık sadece telefonda ya da mesajlarda ulaşınca da hüzünlenebiliyordu. 

İşyerinde hani azıcık dedikodusunu yaptığında artık konuşulmaya değer bile bulmadığın küçücük sorunlar, dertleşeceğin bir kişi olmadığı için büyümeye başlamıştı. İş bitiminde mektup yazar gibi uzun uzun mailler yazarak dertleşmeye çalıştım uzun süre. Ki o bile iyi geliyordu. Ama sonra hayat hepimizi değişik yerlere sürükledi. Ben işyeri yönetiminin fiziken ve fikren değişimine daha fazla uyum sağlayamayacağımı fark ettiğimde ayrılmayı seçtim. Arkadaşım da bir yılın sonunda ülkeye döndü ama başka bir şehre yerleşti. Yine mesajlar ve telefon görüşmeleriyle devam etti görüşmelerimiz. Ama hâlâ aynı şeylere aynı tepkileri verdiğim birinin olduğunu bilmek güzel. Teknoloji de uzakları yakın ediyor nasılsa… Bir de ne zaman onun olduğu şehre gitsem bir sürpriz ziyaret yapmaya çalışıyorum. Kısa da olsa hasret gidermeler iyi geliyor.

Şimdi şarkıyı yeniden duyduğumda geldi bütün bunlar aklıma… Üstelik o zamanlar sadece kilometrelerce öteye giden biri geliyordu aklıma o şarkıyı duyduğumda. Şimdi ise üstümde emeği çok olan ve bir daha asla göremeyeceğimi bildiğim iki kişi geliyor.

Biri mesleğe adım atmamı sağlayan ve aynı zamanda yıllarca aynı gazetede çalıştığım kişi… Yıllardır görüşmüyorduk. Hayat işte, yolları ayırabiliyor çoğu zaman. Bu yıl içinde öldüğünü öğrendim sosyal medyadan. Diğeri de mesleğimi severek yapmamı sağlayan ve bana bildiğim her şeyi öğreten ilk müdürüm. Son yıllarda whatsapp üzerinden mesajlaşıyorduk. Hastaydı ama umut dolu gelişmeler oluyordu. O da umutluydu, ben de… Neden sonra kesildi mesajları. Sanırım umudunu kaybetmişti. Sonra da ölüm haberi geldi. Çoğu kişinin numarasını telefonumdan sildiğim halde onun numarasını silmeye kıyamadım. Hâlâ duruyor. Yolladığı son mesajlar geliyor aklıma… 

İkisiyle de anason kokan sofraları da paylaşmıştık. Belki o yüzdendir bu şarkıyı duyduğumda onları hatırlamam. 

Tek dileğim bundan sonra da “güzel hatırlanacak” insanlarla karşılaşmak… Ve “güzel hatırlanmak…”

* 10 Aralık 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Örtülü propaganda hayatın her anında

Bahar gibi geçen bir haftadan sonra gelen yağmurlu bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Bu hafta benim için ders çalışarak geçti. Daha önce de yazmıştım bu yıl ikinci üniversitede ikinci sınıftayım. Sosyal Medya Yöneticiliği bölümünde okuyorum ve bu yılki dersler içinde en çok “Sosyal Medya ve Propaganda” dersini sevdim. Belki de kitabın gerçekten akıcı, anlaşılır ve hatasız yazılmasından kaynaklanıyordur, bilmiyorum. Bugün okuduğum “Sosyal Medya ve İdeolojik Propaganda” başlıklı bölümde çok güzel bilgiler vardı.

“Örtülü Propaganda ve İdeoloji” konu başlığındaki bilgileri seninle de paylaşmak isterim. “Propaganda her durumda ayan beyan ortada ve açıkça fark edilecek biçimde olmayabilir. Örtülü propaganda, propaganda yapan kişinin ya da grubun çıkarlarını, taleplerini ve arkasında yatan ideolojiyi belirlemenin zor olduğu bir propaganda biçimidir. Çoğu zaman sahibi unutulmuş anonim sözler dahi bu bağlamda incelenebilir. Örnek vermek gerekirse, ‘yuvayı dişi kuş yapar’ ifadesi, ilk bakışta kadına önem atfediyor gibi görünse de esasen patrimonyal ve erkek egemen bir bakış açısının kadını ev ve aile ile ilişkilendiren, kadına ev işlerine ve ev ekonomisine ilişkin ciddi sorumluluklar yükleyen ve kadının yerini ‘yuva’ ile sınırlandıran, içinde feminizm karşıtı öğeler barındıran bir örtülü propaganda çeşidi olarak görülebilir. Günümüzde sosyal medyada özellikle erkekler tarafından paylaşılan benzeri birçok ifade, bir taraftan kadınları taltif ediyor gibi değerlendirilirken; diğer yandan onların yer ve sınırlarını belirleyen ideolojik ön kabulleri örtülü biçimde yeniden ürettiği şeklinde eleştirilebilmektedir.”

Yuvayı dişi kuş yapar sözünü her mecrada, hatta aile hayatımızda bile ne kadar çok duyduğumuz dikkate alınırsa, bu açıdan ilk kez düşündüm. Ve doğru olduğunu gördüm. Gün içinde ne kadar çok bu tür kavramlarla subliminal mesajlar alıyoruz.

Kitapta, ideolojik propagandanın ne denli açık şekilde yapılırsa, karşısındaki dinleyici ve izleyicileri o denli az etkileyeceği yazıyor. Çünkü aldığımız mesajın propaganda unsuru olduğunu fark edince savunma mekanizması devreye giriyor. O yüzden “örtülü propaganda” karşı tarafı etkileme konusunda daha başarılı bir yöntem. Kitabın bu bölümünde, sosyal medyadaki influencerler, fenomenler ve fikir önderlerinin, “kendilerinin propaganda unsuru olduklarını yansıtmadıkları durumda, internet kullanıcılarında oluşması istenen ideoloji ve politikalar konusunda kılavuzluk etmeyi başarmışlardır” deniliyor.

Bunu okuyunca en çok kullandığım sosyal medya mecrası instagram’da takip ettiğim kişilerle ilgili basit bir analiz yapayım dedim.

Takip ettiğim sayfalar, (Bizzat tanıdığım için takip ettiklerim dışında) yabancı dil öğreten sayfalar (İngilizce ve Almanca), resim çizimine dair pratik bilgiler veren sayfalar, ilginç ve kolay yemek tarifleri veren sayfalar, tarihi ya da turistik yerler hakkında ilginç bilgiler paylaşanlar, kitap zevkimizin benzer olduğunu hissettiklerim, hayata karşı duruş ve hissettikleriyle kendime yakın bulduklarım…

Yukarıdaki “fenomen” tanımına giren sadece üç kişiyi takip ettiğimi fark ettim. İlk başlarda bu kadar seçici değildim. Güzel fotoğraflar gördüğüm her sayfayı takibe alıyordum. Ancak sonra baktım ki, kendisinin kullanmasının mümkün olmadığı bir markayı, sanki kullanıyormuş gibi tanıtıyor, ayrıldım sayfasından. Her fotoğrafı yapaylık barındırıyordu.

Şu anda takip ettiğim ve fenomen olarak adlandırılacak kişilerden biri çok dobra… Açık açık söylüyor, siz bu linkleri kaydıracaksınız ki, ben geçineyim diye. Bir de gerçekten o linklerde satılan eşyayı kullanıyor hissi veriyor. Hatta bazen “Bu ne biçim indirim, daha iyi indirim yapsaydınız ya” ya da “Ben aldıktan sonra mı indirim yaptınız” tarzı esprili paylaşımları var. Hoş ben hiçbir zaman o linkleri tıklamıyorum ama diğer paylaşımlarını sevdiğim için takibe devam ediyorum.

Bir diğeri yemek ve tatlı tarifleri veriyor diye takibe başlamıştım. Şimdi o da linkler veriyor ama kendi de kullanıyor. Ve ben yine o linklere tıklamadan, diğer sevdiğim paylaşımlarını takip ediyorum.

Üçüncü takip ettiğim kadınlık ve insanlık hallerine dair kısa videolar çeken biri. O videoları izlerken takipçisi oldum. Reklamını verdiği ürünleri o videolara öyle güzel yediriyor ki, TV’de izlediğim hiçbir reklamı onun kadar başarılı bulmuyorum. Sahte değil, videolarında canlandırdığı karakterler üzerinden tanıtıyor ürünleri. Böylece “Bakın ben kendim kullanıyorum” gibi bir sahteliğe düşmüyor.

Ben şahsen birisi “Nefes al” dese, niye emrediyorsun deyip nefes almayı kesecek kadar emir verilmesine, üzerimde etki kurulmasına karşı olan biri olarak alışveriş yaparken zaten asla bu tür reklamları dikkate almıyorum.
Yeni çıkan bir ürünse, fiyatı da uygunsa bir şans veriyorum ama beğenmezsem asla devam etmiyorum.
Benim için asıl önemli olan çevremdeki gerçek insanların o ürünle ilgili yorumları. İnternetteki o ürünlerle ilgili çıkan yorumlar da etkili oluyor. Orada da ürünü kötüleyenin rakip firma olma ihtimali var ama yine de insana bir fikir veriyor.
Bir ders konusundan nerelere geldim. Ama çalıştığın dersi özümsemek de böyle oluyor işte sevgili “Dünlük” :) Daha eğlenceli konularda buluşmak üzere…

* 12 Aralık 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Z kuşağının masalları bile bizimkinden farklı

Covid 19 vaka ve ölüm sayılarındaki artış nedeniyle morallerin bozulduğu, buna karşı farklı ülke ve farklı firmalardan gelen aşı haberleriyle az da olsa umutlandığımız bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”…

Hafta içinde Milliyet gazetesinde gördüğüm bir haber ilgimi çekti. “Çocuklara Eşit Masallar” başlıklı Meltem Günay imzalı haber, “dünya klasiği masalların eşitlikçi bir bakış açısıyla yeniden yorumlandığı” şeklindeydi.

Odeabank ve Can Yayınları işbirliğiyle yapılan proje kapsamında “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Rapunzel” ve “Sindirella” masalları kadın-erkek eşitliği kapsamında yeniden kaleme alınmış. Haberde, “Eşitlik kavramının çocuk yaşta yerleştiği noktasından hareketle oluşturulan projede, anne babalarda farkındalık yaratmak ve toplum bilincinin değiştirilmesine katkı sağlamak hedefleniyor” deniliyor.

Habere göre Sindirella masalında kötü kalpli üvey anne figürü kaldırılmış, Sindirella zayıf, güçsüz ve kendine güveni olmayan bir karakterden çıkarılıp, akıllı, bilgili ve kendinden emin bir karakter olarak yazılmış. Masalların yeni halini okuyan çocuklar nasıl bulacak, neler hissedecek bilmiyorum ama sonucu merakla bekliyorum.

Ben de 2009 yılında bloguma çok bilinen Ezop’un fabl türündeki Ağustos Böceği ile Karınca’sını 21. yüzyıla uyarlayıp yazmıştım. Ne dersiniz olmuş mu?

xxx

Ağustos Böceği ile Karınca

21. yüzyılda

Herkesin bildiği bir masaldır

Ağustos böceği ile karınca…

Yaz boyunca saz çalıp eğlenmiştir ağustos böceği

Karınca ise soğuk geçecek kış için yiyecek toplamıştır

Saz çalan böcek kış geldiğinde karıncanın kapısına dayanır

“Sen yaz boyunca ne yaptın” der karınca

‘Saz çaldım saz’ diye yanıtlar ağustos böceği

Karınca da cevap verir: “Öyle mi şimdi de oyna biraz!”

Peki aynı ağustos böceği ve karınca 21. yüzyılda yaşasaydı neler olurdu

Saz çalıp eğlenen ağustos böceği, arkadaşlarının da gazıyla

Popstar yarışmalarından birine katılır

Jüriyle atışır, diğer yarışmacılarla kapışır

Diğer ağustos böceklerinin yolladığı SMS’lerle finale kalır

Ne sesi sestir, ne çaldığı saz!

Ama kendisini beğenmeyen jüriye inat

Albüm yapmaya karar verir

O artık albümlü bir ağustos böceğidir

Karınca ise bildiğimiz gibi yiyecek için çalışır didinir

Bütün çabası soğuk geçecek kış içindir

Ama bakar ki kış gelmek bilmez

Haberleri dinler ki küresel ısınma yüzünden gelmeyecektir

Ağustos böceği çalar yine de karıncanın kapısını

Karınca yorgun ve bitkin

“Ooo, hoş geldin” der

Ağustos böceği neşeli, müjdeyi verir

“Yaz boyunca saz çaldım ya…”

“Sonunda keşfedildim artık benim de bir albümüm var”

Karınca ise yuvasında kış için biriktirdiği yiyecekleri gösterir

“Ben de çalıştım kış için ama…

Küresel ısınma diye bir şey çıkmış

Kış galiba gelmeyecekmiş”

Ağustos böceği “Boş ver” der

Atlarlar albümden kazandığıyla aldığı otomobile

Koyarlar CD’ye Ağustos böceğinin albümünü…

Giderler yeni bir 21. yüzyıl masalına…


* 05 Aralık 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.