5 Temmuz 2025 Cumartesi

Tarih tekerrür eder... Ders almayınca!

III. Murad 12. Osmanlı Padişahı

Normalde biyografi türü okumayı çok sevmiyorum. Belki ilgimi çekecek olanı bulamadım, ondandır. Tarih kitapları da çok tercih ettiğim tür değil. Ama Osmanlı padişahlarının hayatları ilgimi çekiyor. En çok da halka ve çevresindekilere haksızlık yapanlar, ezenler ile kardeşlerini hatta oğullarını katledenler… Onların nasıl öldüğünü öğrenmek istiyorum. Aldıkları ahlarla orantılı mı örneğin?


Tarih derslerinden adı fazla hatırımda kalmayan bir padişah var ki, hayatı Necdet Sakaoğlu’nun Mülkün Sultanları kitabında okuyunca hayli ilgimi çekti: III. Murad. (Viyana’ya seferleri başlatmış ama hiç bu kısımlar aklımda kalmamış.) II. Selim ile Yahudi ya da İtalyan asıllı, cariye kökenli Nurbanu Sultan’ın oğlu. Padişahlığı sadece saray yaşamı olarak algıladığı için İstanbul dışına bile çıkmamış. Onun döneminde Topkapı Sarayı harem dairesi en kalabalık cariye ve hizmet kadrosunu barındırıyormuş. Bir de cücelere meraklıymış. (İlginç, değil mi?)


Rüşvet ve yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemmiş III. Murad dönemi. İlk yüksek enflasyon da onun döneminde görülmüş.


İlk icraatı saraydaki beş küçük kardeşini boğdurmak olmuş. Öldürttüğü kardeşlerinin cenaze namazlarında bizzat bulunmuş. (Namaz kılınca günahlarının affolduğunu düşünüyordu belki de.)


III. Murad döneminde İstanbul semalarında bir kuyrukluyıldız görülmüş. Tabii büyük bir korku uyandırmış şehirde. Dönemin ünlü ozanlarından Saî “Didim tarihin Acem Şahı ola Na-Gâh Mat” diye bir tarih düşürmüş. Gerçekten de kuyrukluyıldızın görülmesinden az zaman sonra İran Şahı Tasmahb’ın öldüğü haberi gelmiş. (Bunu söyledi diye hapis yattı mı acaba?)


Halk fakirlik içinde kırılırken şehzadesi III. Mehmed için bir sünnet düğünü yaptırmış ki, 29 Mayıs 1582’de başlayıp 19 Temmuz’a kadar sürmüş. Ancak düğün sonrası III. Murad’la ilgili bir rüşvet skandalı patlamış! Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesinin halktan rüşvet topladığı ortaya çıkmış. Cüce Nasuh hapsedilmiş, bazı valiler görevden alınmış.


İstanbul'da veba salgını başlamış. Vebanın nedeni olarak ne açıklanmış peki? Halkın aymazlığının Allah tarafından cezalandırılması. (Çok tanıdık, değil mi?) İki yıl sonra yeni ve daha büyük bir veba salgını baş göstermiş. Kırıp geçirmiş şehri! 


İlk kez III. Murad zamamında 9 Şubat 1588 akşamı Hz. Muhammed’in doğum günü nedeniyle İstanbul’da büyük camilerin minareleri kandillerle donatılmış. Bundan sonra diğer kutsal günlerde de kandil yakma gelenekleşmiş, bu yüzden bu gecelerin adı “kandil” olarak anılmaya başlanmış.


Ulufe akçeleri düşük ayarlı gümüşten kesilince saraya yürüyen kapıkulu sipahileri padişahı, “Yerine başka padişah buluruz” diye tehdit edince, beylerbeyi ile defterdarı idam ettirip şeyhülislamı görevden almış.


Bu dönem şehri silip süpüren büyük yangınlarla da anılıyor. Bu yangınlardan sonra o yerler zenginlere mülk olmuş. (Bu da tanıdık geldi sanki!)


Mart 1591’de Eski Bedesten’de bir soygun gerçekleştirilmiş. Bedesteni iyi bilen biri, herkes namazdayken yapmış soygunu. İstanbul Kadısı Çivizade Ali Çelebi, Yeniçeri Ağası Mehmed Ağa ve subaşı Rıdvan Çavuş, 15 gün bedesteni açtırmayıp herkesi işkencelerle sorgulamış. Sonuçta bedestenin Kuyumcular Kapısında misk amber satan bir Acem’in dükkanında çalınan bütün paralar bulunmuş.


Yine büyük bir veba salgını ardından zelzel-i azim olmuş. Yine veba ve deprem halkın aymazlığına bağlanmış.


İşte şimdi bu dönemde en ilgimi çeken olaya geldi sıra. Kitaptan alıntılıyorum:


“Eylül 1594’teki bir olay, sarayda neler döndüğünü ortaya çıkardı. Cevahirci bir Yahudi’nin, saray baltacısı Rıdvan’a verip hareme gönderdiği murassa kemerle sorgucun ne olduğu öğrenilmediği gibi, Yahudi de ortadan kayboldu. Baltacı Rıdvan’ın Yahudiyi boğup cesedini sakladığı saptandı. Usulen sorguya çekilmek istenince sarayın bu tür işlerini ve rüşvet pazarlıklarını yürüttüğünü, fazla sıkıştırılırsa çok şeyler açıklayacağını bildirip sarayda rüşvete bulaşmayanın olmadığını ileri sürdü. Olay güçlükle örtbas edildi.”


İhalelerde Müslüman ve dürüst kişilere değil de bol rüşvet veren gayrimüslim ve Yahudilere öncelik tanıyormuş III. Murad. Gerekçesini de şöyle açıklıyormuş: "Hazine mühimdir, ümerâ ve hükkâm elinde mal hâsıl olmaz, kendülere sa'y ederler, hazineye kefere enfâdur." (Kısaca Hazineye kafirlerin parası yararlıdır sanırım.) Bu dönemde, kadılar ve naipler de işlemleri, davaları rüşvetle yürütmekteymiş.


Gelelim III. Murad'ın ölümüne ve sonrasında yaşananlara...


1594’ün son günlerinde ölümcül rahatsızlığı konuşulmaya başlanmış. Soğuk algınlığı gibi başlamış. Mesanede taş olduğu belirlenmiş. Yabancı elçilerin ülkelerine gönderdiği raporlarda ise böbrekte taş ve tümör olduğu yazıyormuş. 49 yaşındaymış öldüğünde. Tabii ölümü gizlenmiş. Gizlice Manisa’daki oğlu III. Mehmed’e bildirilmiş. Tahta oturunca onun da ilk işi, babasının 19 şehzadesini boğdurmak olmuş. Bir de kendi oğlunu öldürtmüş daha sonra III. Mehmed. Onun nasıl öldüğünü de merak edip araştırdım. 37 yaşında, şişmanlıktan mütevellit kalp krizi geçirdiği yazıyor Wikipedia’da. Bu Mülkün Sultanları kitabında yer alan bilgiye bakılırsa, ölüm nedeni belirsiz ama İngiliz elçi Lello çok korktuğu vebadan öldüğünü yazmış. 

Ölüm nedeni ne olursa olsun, genç ve acı çekerek ölmüş görünüyor, ne dersiniz?


13 Kasım 2024 Çarşamba

Belki de sıra bizde!


Truman Show filmini izlediniz mi? Jim Carrey’nin başrolde olduğu 1998 yapımı distopik komedi. Truman, doğduğu günden beri yapay bir yerde yaşamaktadır. Etrafındaki her şey dekorun parçası, ailesi sandığı herkes oyuncudur. Truman dışında herkes gerçeği bilir. Ancak Truman bir yerde, gündelik hayatındaki minik aksaklıklarla “uyanır”. Uyandıkça da, bu “harika hayat”tan kaçmanın yollarını arar. Bir bölümde, karısı bir anda elinde tuttuğu bir ürünü, kameralara tanıtır gibi reklamını yapmaya başladığında Truman uyanmaların büyüğünü yaşıyordu.

Neyse, niye Truman Show’dan bahsediyorum. Sosyal Medya sayesinde yeni bir iş sahası açıldı. Influencer’lık ya da fenomenlik. Truman Show’da Truman bilmeden günlük hayatını kameralar karşısında yaşıyordu. Şimdi ise bu fenomenler, sabah uyandıkları andan itibaren, günlük rutinlerindeki her detayı, kendi kanalları olan sayfalarında videolarla takipçilerine seyrettiriyorlar. Çoğu işin içine çocuklarını da katıyor. Sonra bir anda, “Üstümdekini çok sormuşsunuz, linkini veriyorum” deyiveriyor. Ya da çocuklarının içtiği vitaminlerle ne kadar sağlıklı olduğunu, o vitamini gözümüzün içine sokarak anlatıyor. En komiği de, örneğin ülkede üzücü bazı gelişmeler olmuş (Ki bizim ülkemizde çok sık oluyor bu) tepkilerini dile getiriyor. Sonra bir sonraki paylaşımda bakıyorsunuz “Size muhteşem bir indirimle geldim” diye gülerek müjde veriyor.


Truman Show’da, en çok izlenen program olmaktan kaynaklı reklam gelirlerini yönetmen ve diğer oyuncular paylaşıyordu. Truman’dan ise kendisine sunulan hayatla yetinmesi bekleniyordu. Kapitalist düzenin bir oyununda piyondu. Ancak satrançta piyon, doğru hareket ederse vezir olabilir. Tabii oyunu iyi bilmek şart bunun için. 


Günümüzde hepimiz bu düzende piyonuz, ama bazı piyonlar, tatlı kârı kimselere bırakmamak için hayatlarını ekran karşısında yaşamaktan çekinmiyor. Yönetmene kalacağına bana kalsın diyerek, uyandıkları andan evlendikleri, çocuklarını doğurdukları ana her şeyi paylaşarak bunu paraya dönüştürüyorlar. Bizden de gökten kafamıza düşen gerçeklerle uyanmak yerine, kerevete çıkmamız bekleniyor.


Kim bilir belki bir gün Truman gibi biz de uyanırız. Ha bu arada, uyanmak derken, kârdan biraz da ben payımı alayım diyerek fenomen olma yolunda adım atmayı kastetmiyorum. Umarım anlaşılmışımdır.


Yasemin Saraç

12 Kasım 2024

21 Şubat 2024 Çarşamba

Kafada bir tuhaflık!


Dün instagramda Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabından alıntı bir paylaşım gördüm. “Kafamda bir tuhaflık vardı, İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu.”

Defalarca okudum… "İçimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu" benim kafama daha doğru geliyordu. Çünkü kafamda bir tuhaflık vardı’dan sonraki cümle için de yüklem vardı olmalıydı. Dolayısıyla “içimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu (vardı)” diye tamamlıyordu insan.


Kitabı okurken bu cümleye rastlamamıştım. Dün yeniden elime aldım. Kitapta değil ama baştaki ithaf sayfasındaymış ve ben ne yazık ki orayı es geçmişim:(( William Wordsworth’ün Prelüd adlı eserinden alıntı olduğu yazıyordu. Acaba dedim William Wordsworth de mi aynı şeyi yazmıştı. Prelüd’ü buldum. Nazmi Ağıl’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi’nde yayınlanmış. Oradaki cümle şöyle: “Bazı korkular ve en çok da tuhaf bir düşünce, O zamana, o yere ait değilmişim duygusu.”


Nazmi Ağıl benim düşündüğüm gibi çevirmiş yani Türkçeye. Ama bununla da yetinmedim. Prelüd’ün orijinaline de ulaştım. Orijinali şöyleydi: “… And, more than all, a strangeness in the mind, A feeling that I was not for that hour, Nor for that place.” 


Yapay zeka Deeply’nin çevirisi “Ve hepsinden öte, zihinde bir tuhaflık, o saat için olmadığım bir his, ne de o yer için…”


Yetinmedim, İngilizceyi çok iyi bilen bir arkadaşıma da yolladım. Onun çevirisi de “Her şeyden öte kafamda bir tuhaflık… Ne bu zamana ne de bu yere ait olmayan bir his” şeklinde oldu.


Bütün çevirilerde ortak nokta “ait olmayan” his. Orhan Pamuk’un kitabındaki gibi “aitmişim duygusu” değil.


Ve beynim yine çalıştı: Robert Kolej mezunu Orhan Pamuk bunu böyle yazmazdı herhalde diye düşündüm. Hadi o dalgınlığına gelip yazdı, editörü de mi sorgulamadı.


Sorular beynimde birbirini kovalarken
Martin Eden
kitabındaki bir bölüm düştü aklıma:


“Editörlerin yüzde doksan dokuzunun başta gelen özelliği, başarısızlıkları. Yazar olmayı başaramamışlar. Sakın masabaşı işin sıkıcılığını, satışların ve işletme müdürünün kölesi olmayı yazarlıktan daha çok istediklerini zannetme. Yazmaya çalışmış ve becerememişler… Editörlerin, editör yardımcılarının çoğu ve dergilere, yayınevlerine dosya değerlendirmesi yapan danışmanların hemen hepsi, yazar olmaya çalışmış ama bunu başaramamış kişilerden oluşuyor. Özgünlük ve deha konusunda yargı makamında oturup, matbaaya neyin gidip neyin gitmeyeceğine karar verenler, şu dünyada bu işi yapması gereken son kişiler, yani özgün bir yanlarının olmadığı kanıtlanmış, ilahi kıvılcımın yanlarına bile uğramadığı belli olmuş bu adamlar.”


Benimki de işte kafada böyle bir tuhaflık!


Yasemin Saraç

21 Şubat 2024

26 Ekim 2023 Perşembe

Üslup sorunu



Sosyal medyada bu hafta çok paylaşılan, çok yorumlanan bir video vardı. Belki görmüşsünüzdür. Bir sınıf annesi, bir çocuğu videoyu çekiyor, çocuk da "Sana ne?" diye yanıt veriyordu. Devamını izlemedim. Videonun başı olmadığı için hak verme meselesine hiç girmiyorum. Ki bir çocuğun videosunun çekilip sosyal medyaya bu şekilde servis edilmesini hiçbir gerekçe haklı çıkaramaz.

Benim oğlum ilkokula giderken çalışma saatlerim yoğundu, sınıf annesi o zamanlar var mıydı, hiç hatırlamıyorum. Varsa da ben hiç muhatap olmadım. O yüzden videodaki kadının sınıf annesi olma kısmına da girmiyorum. Ama ben izlediğim ilk andan itibaren bir üslup sorunu olduğunu düşünüyorum. Çocuk "Sana ne?" diye bağırıyor ya... Çok kızmış olabilir, haklı olabilir ama "Sana ne" diye bağırdığı için olsa gerek bana çok itici geldi. "Siz bana karışamazsınız" dese "Ne hakla bana karışıyorsunuz!" dese, aynı anlama gelir ama daha doğru bir üslup olur diye düşünüyorum. 

Türkçe çok güzel bir dil "Siz" diye ayrı bir kişi zamiri var mesela... Hatta sırf yüklemin sonuna getirilen ekle bile "Siz" demeden kibar konuşabiliyorsunuz.

Ben bu yaşımda, kendimden küçüklerle de olmak üzere, şahsen tanımadığım kişilerle "sen"li "ben"li konuşmam, konuşamam. Çünkü ben öyle gördüm. Ama şimdi konuşma üslubunu kimse bilmiyor. Ne büyükler ne küçükler. Mesela doktorlar, -samimi olsun diyeymiş- "sen"li konuşuyor, ben hiç hoşlanmıyorum. Karşısındaki insana bırak, kendine saygısı olan öyle konuşmaz gibi geliyor bana...

Biliyorum çok eskilerde kaldım. Yeni nesil böyle değil. Ama inanın kibar olmak insanın değerinden bir şey azaltmıyor, aksine değer katıyor.

26 Ekim 2023

30 Kasım 2021 Salı

Kasım ayı giderken nanik yaptı, güldürdü

Kasım ayının son günü, absürt bir şekilde başladı. Öyle de sürdü benim için. Önce SMS’ime şöyle bir mesaj düştü: “Doç. Dr. Fatih Levent Balcı bugün saat 14.00’da TV100’de Özge Ulusoy ile Kahve Bahane’de meme kanseri hakkında son gelişmelerle sizlerle…”

Daha önce de kaydım olan hastanelerde yeni bir doktor göreve başlayacağı zaman bu tip mesajlar gelirdi. “Bilmem ne doktoru, hastanemizde hizmet vermeye başlamıştır.” Ama burada doktorla, çalıştığı hastaneyle ilgili hiçbir bilgi yok, çıkacağı programın reklamı yapılıyor. Ne doktoru tanırım, ne de TV izlerim. Ziyan ettiler benimle mesajı dedim içimden. Üstelik bildirimdeki başlık Dr. FL BALCI şeklindeydi, ben gözlüksüz onu Dr. Falcı Bacı okudum:)


Sonra dünkü lodostan sonra bugün azıcık güneş görünce markete gidip geleyim dedim. Ben siteden çıkarken, misafirliğe gelmiş yaşlıca bir kadın elindeki telefondan geldiği dairenin sahibine, içeri giremediğinden yakınıyordu. Sesi dışarı vermiş, ev sahibi diyor ki, "Ben seni görüyorum, kapıyı açıyorum, neden girmiyorsun?" Kadın sonunda dayanamadı, “Sen beni yine dinlemiyorsun” dedi. “Ben daha güvenlik olan kapıdayım, senin kapında değilim.” Karşıdaki kadın hala habire bir şeyler söylüyordu, dayanamadım izin isteyip çıktım kapıdan. Büyük ihtimalle evin sahibi de aşağıda başkasını görüyor ve misafiri sanıp kapıyı açmaya çalışıyordu. Ama tabii telefondaki kişiyi -aynı anda konuşmadan- dinlese boşuna efor sarfetmesi gerekmeyecekti. Sonra hallolmuştur büyük ihtimalle.


Markete girdim. Baba kız diyeceğim bir çift vardı. (Köylük yer için torun dede olabilecek yaşta bile geldiler gözüme) Adam, “Şu var mı, bu var mı?” diye kaba bir üslupla soruyor, kadın da “O var, şundan alacağız” diyordu ki, birden her cümlesinin sonunu “Aşkıııım” diye bağlamaya başladı. Ama istisnasız her cümleyi… Büyük ihtimalle babası değil, kocasıydı. Ve çevreden nasıl göründüğünü bildiği için o kelimeyi sarfetmek zorunda hissetmişti kendisini. En son görevliye “Kıvırcığı tartıyor muyuz?” diye sorarken çıktım. Çünkü maske bile kahkahamı saklamaya yetmeyecekti.


Eve doğru yürürken güneş bir anda gri bulutların altında kaldı ve ta daaaa fasulye büyüklüğünde dolu yağmaya başladı. “Aaa dolu yağıyor” cümlem bitmeden yağmura dönsem mi kararsızlığı yaşadı, ardından tamamen bitti. Ben de eve sağ salim dönmenin mutluluğuyla bugün yaşadığım absürt şeyleri unutmadan kaydedeyim dedim. Yazı günü olmayınca da blogum ne güne duruyor deyip oraya yazdım.


Ha bu arada bugün, yazı ile ilgilenen birisi, filmi de çekilen bir kitabı okuyacağını söyleyen bir hikaye paylaşmıştı hesabında. Kitabın 70 sayfa olduğunu da yazmış. Ama kitabın orijinaline baktım, 387 sayfa. “Bu özet herhalde” diye yazdım. “Çok çok özet değil ama içinde fazladan hikayeleştirme de yok” diye yanıt yazdı. Özeti ne sanıyor diye düşündüm ama yanıt vermedim. Sonuçta o kitap tanıtım yazıları yazan, röportajlar yapan birisi. O daha iyi biliyordur!



30 Kasım 2021

İstanbul



3 Şubat 2021 Çarşamba

Gönüller bir olurduktan sonra en uzaklar bile yakın oluyor

2020’nin bitmesine sayılı günler kaldı sevgili “Dünlük”. 2021 için geri sayım başladı. Sosyal medyaya baktığımda öyle bir hava var ki, 2020 biter bitmez her şey düzelecek, Covid 19 bitecek, ekonomik krizler son bulacak. Umutlu olmak güzel tabii de bu kadar beklentiye girmek insanın hayal kırıklığını artıracak diye korkuyorum.

Benim için 2021’in özel bir önemi var. İlk üniversiteden mezun olalı tam 30 yıl bitiyor 2021’de… Gerçi dişim apse yapıp yüzüm şiştiği için mezuniyet balosuna gidemedim ama olsun.

30 yıl… Oysa daha dün gibi. Ben o yıllarda da, şimdi olduğu gibi arkadaşlığa çok değer verirdim. Tabii karşı tarafta da aynı değeri hissettiğim sürece…


Ancak ilk sene anlaşıp arkadaş olduğum kişiler çalışma hayatına erken atılıp okula sınavdan sınava uğramaya başlayınca kendimi çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. Bunun için çok da üzülüyordum. Hatta annem, “Belki ikinci sene yeni birileri gelir sana arkadaş olur” dediğinde, azarlamıştım. “İlkokul mu bu, babası tayin olacak ya da taşınacak da, üniversiteye ikinci sene yeni birileri gelecek” diye… Ama anneler her zaman bilir. Benim annem de bildi. İkinci sene sınıfımıza, Ege Üniversitesi’nden yatay geçişle gelen kişiyle gerçekten iyi arkadaş olduk.

Boş derslerde, ya da boş her anımızda müzeleri, sanat sergilerini, tarihi camileri gezdik. Okul dışında da görüşmeye çalıştık. Ancak okul bittiğinde iş hayatının yoğunluğunda görüşmelerimiz azaldı. Sonra o evlenip başka bir şehire yerleşti. İyice kaybettim izini.

Yıllarca rüyalarıma girdi tekrar görüşmemiz. Hep kalabalık bir yerde görüyorum onu, sonra yetişince arkasını dönüyor, başkası oluyor. Ya da kalabalıkta kaybediyorum izini… Ama inancımı hiç kaybetmedim. Bir gün elbet bir yerlerde buluşuruz diyordum.


Facebook icat olunca, ilk iş olarak onun adını arattım. Çok bulunan bir isim olmasa da birkaç tane çıktı karşıma. Mesaj yolladım. Biri “Ne yazık ki ben değilim” diye döndü. Birinden hiç yanıt gelmedi. Biri de rahatsız ediyorum diye kızmıştı yanlış hatırlamıyorsam.

Yıllar yıllar sonra, iş hayatından ayrıldım. Hatta sonra emekli oldum. O zaman mesajıma dönmeyen kişi yıllar sonra mesaj attı“Evet, benim” diye… Meğer arkadaş listesinde olmadığım için mesajım istenmeyen mesajlara düşmüş. Onun görmesi de yıllar sürmüş. Tekrar buluşmamız geç ve güç olmuştu ama olmuştu işte…

Şimdi başka başka şehirlerde teknolojinin verdiği imkanlarla, sanal yollardan da olsa görüşüyoruz. Görüşleri benim için her zaman önemli. Birbirimize, fikirlerimize her zaman saygı duyduk. O yüzden de yıllar sonra kaldığımız yerden devam edebildik.

Şimdi ben onun o duru, insanı rahatlatan sesinden okuduğu şiirleri dinliyorum youtube kanalında… O benim yazılarımı okuyor, görüşlerini yazıyor. Uzakları yakın eden teknoloji sayesinde, kilometrelerin önemi kalmıyor nasılsa… Yeter ki gönüller bir olsun…


Not: Geçtiğimiz hafta sonu açık öğretim sınavları yüzünden yazı günüm bu haftalık değişti. Bundan sonra yine aynı günde buluşmak dileğiyle…



Korku filmi olsa yarıda bırakır çıkardık ama bizzat yaşadık

2020 yılının son cumartesi gününden merhaba sevgili “Dünlük”… Genelde yıl sonunda insanlar sosyal medya hesaplarında yeni yılla ilgili beklentilerini, kendi hayatlarıyla ilgili hedeflerini yazar(dı). Kilo vereceğim, spora başlayacağım, daha iyi bir iş bulacağım vs… Ama dünya tarihine adını ‘pandemi nedeniyle evlere kapandığımız yıl’ olarak yazdıracak olan 2020 en azından plan yapmamayı öğretti. Ben son yıllarda tek bir şey diliyordum gelen yıldan: Gelen gideni aratmasın ve hiçbir şey getirmese de götürmesin yeter!

Bu yıl pandemi nedeniyle kendimle daha fazla vakit geçirince sevmediğim bazı huylarımla da yüzleştim ister istemez. Aceleciliğim, sabırsızlığım mesela… Bunları zaten biliyordum. Ve bu sene tıpkı yavaş şehirler gibi bir yavaşlama içine girdim. Çünkü istesem de yapamayacağım şeyler olduğunu gördüm: Sevdiklerine sarılamamak, istediğin zaman istediğin yere gidememek…


Bir de keşfettim ki, hayal kırıklıklarım büyük oluyor. Beni depresyona sokacak kadar hem de. Kendime yakın hissettiğim kişi (Bizzat tanıyor olmam gerekmiyor), hiç beklemediğim bir davranışta bulunduğunda, ihanete uğramış hissediyorum. Sonra da kendime kızıyorum neden bu kadar büyük beklentilere girip kendini bu kadar yıpratıyorsun diye… Yeni yılda mesela bu yönümü daha da azaltmayı, hatta kurtulmayı istiyorum. Ne kadar başarırım bilemem tabii.

Bunlar kendimle ilgili yıl sonu bilançomda çıkanlardı. Ülkeninkine baktığında gördüklerim ise çok daha iç karartıcı.

Korona virüsü kaynaklı ilk ölümün açıklandığı 17 Mart’tan 25 Aralık akşamına kadar toplam 19 bin 371 kişi Covid 19 yüzünden vefat etmiş. Aşıyla ilgili gelişmeler inşallah 2021’i daha umutlu yapmaya yeter.


11 AYDA 431 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ


Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verdiği raporlar ise daha dehşet verici. Platformun verdiği rapora göre, 2019 yılında 474 kadın ÖLDÜRÜLDÜ.

2020 yılında ise 11 ayda 431 kadın ‘can’ verdi. Bu kadınlardan 275’i erkekler tarafından katledilirken 156 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Çoğu araştırılmayı bekliyor.

Pandemi nedeniyle evlerde şiddete maruz kalan, gidecek yeri olmadığı için şiddeti “kol kırılır yen içinde kalır” diye kabullenmek zorunda olan, şikayet ettikleri kişiler yargı tarafından serbest bırakıldığı için “Ne zaman öldürüleceğim?” diye bekleyen kadınların sayısı da neredeyse cinayete kurban gidenler kadar fazla.


Kadını, ayrılmak istediği için, kıskandığı için, beyni yerine başka organlarıyla düşündüğü için öldürmeyi hak gören erkekler, ancak eğitimle, o da kadının eğitimiyle değişebilir. Çünkü kadın eğitildiğinde, bir nesil düzelir. O yüzden zaten üniversiteleri fuhuş yuvası diye karalamalar… O yüzden kadının yeri evidir diye fetva vermeler. Gerçi sonra hastaneye gittiğinde karısını, kızını erkek doktor muayene ediyor diye doktoru döverler. Sormazlar mı adama, kızları okutmuyorsunuz ama kadın doktor aramayı biliyorsunuz diye!!! Ayrıca üfürükçü olunca kadın aramıyorlar, erkek üfürükçüler tarafından kandırılıp taciz ediliyorlar! Bu konuda çok doluyum, o yüzden burada keseyim. 

2021 umarım herkesin kendisiyle ilgili öz eleştirisini yapıp değiştirebileceği yönlerini değiştirmek için adım attığı bir yıl olur. Kendisinden hiçbir beklentim yok, 2020’yi bile aratmasın yeter!