3 Şubat 2021 Çarşamba

Siz de kokular sayesinde zaman yolculuğuna çıkanlardan mısınız?

Yağmurlu bir günden merhaba sevgili “Dünlük”… Geçen hafta açık öğretim sınavları yüzünden buluşamadık seninle. Özlemişim.

Geçen haftanın gündemi yine iç karartıcıydı. Kadın cinayetleri, pahalılık, siyasi kavgalar… Böyle durumlarda derin bir nefes alıp beni mutlu eden küçük şeyleri düşünmeye çalışıyorum. Bazen gittiğim bir yer, bazen okuduğum bir kitap, bazen de bir koku… Evet koku… Bunu düşünürken aklıma, sevdiğim kokular neler sorusu geldi? 

Kitapların kokusu beni hep mest etmiştir. Kendine özgü bir parfüm gibi. 


Sonra mis gibi kahve kokusu… Hem pişirmeden önceki hali, hem dumanı üstünde tüterkenki… 

Ve tabii ki yağmurdan sonraki toprak kokusu… Başka hiçbir yerde bulamayacağım bir koku… Beni hep güzel günlere götürür hayalimde… Ve internette rastladığım bir sitede, bu kokuyla ilgili bilimsel veriler buldum. 

İnstagramdaki bilgirim sayfasındaki paylaşımda “Yağmurdan sonra gelen toprak kokusunu kim sevmez?” diye soruyor, ardından da “Peki bu koku nedir, nereden gelir?” diyerek bu kokuyla ilgili bilgi veriyor.


Bu güzel kokuya “petrikor” deniliyormuş. O güzel kokan şey de geosmin adındaki bir bileşim. Bilgirim’den aktarıyorum: “Toprakta yaşayan bir tür bakteri, toprak nemliyken gelişir ve toprak kuruduğunda spor adı verilen üreme parçacıkları oluşturur. Yağmur yağdığında, kuru toprağın üzerindeki bu ufacık sporlar yağmur damlalarının yere çarpma şiddeti ile havalanır ve uçuşmaya başlar. Yağmur durduktan sona oluşan nemli havada bu sporlar havada asılı kalır, oradan buraya uçuşarak sonunda burnumuza girerler. İşte içimize çekerken keyiften gözlerimi kapattığımız koku, toprakta yaşayan bakterilerin üreme parçacıkları ve geosmin denen organik bileşimidir.”


Koku alma ve hafıza ilişkisi


Koku ve koku hafızasıyla ilgili olarak internette biraz gezinince farklı bilgiler çıktı karşıma. Evrimsel tarih boyunca koku alma, iletişimin gelişimi, türlerin hayatta kalmasıyla ilgili çeşitli amaçlara hizmet etmiş. Mesela anne olduktan sonra ana koku alma sisteminde değişiklikler meydana geliyormuş ve bu değişiklikler annenin yavruları tarafından tanınmasını sağlıyormuş.

Ve araştırmalara göre, Alzheimer ya da bunama gibi hastalıkları olanların koku hafızasında da eksiklikler olduğunu gösteren bulgular varmış. Hastalıkları kötüleştikçe kokuları ayırt etme yeteneklerini kaybediyorlarmış. Yani kokuların insanı mutlu olduğu bir döneme, ya da çocukluğundaki bir güne götürmesi de koku hafızasıyla ilgili…

Sabahki yağmurun aklıma getirdikleriyle nereden nereye geldik. Hep güzel günlerin kokusunu içimize çekmek dileğiyle…

Ağlamak hem güzeldir hem de faydalı

Nihayet havaların gerçekten kış gibi hissettirdiği “soğuk” bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Hep sıkıntılı haberler paylaşmak olmaz, güzel şeyler de paylaşılmalı… Mesela dün Hakkari’deki Şehit Selahattin İlköğretim Okulu’nun 2. sınıfında okuyan Yusuf Eymen Velieceoğlu’nun, 2 bin 557 öğrenci arasında yapılan Kanada Merkezli Caribou Matematik Organizasyonu’nda tüm soruları doğru yanıtlayarak dünya şampiyonu olduğunu okudum. Çok mutlu oldum, seninle de paylaşmak istedim.


Dün instagramda takip ettiğim güzel bilgiler paylaşan bir sayfada ise “Neden ağlamak iyi hissettirir?” başlıklı bir yazı gördüm. 4 adımda ağlamanın faydalarını anlatıyordu. Gözyaşlarının ilk faydası, normalden fazla üretilen stres hormonlarının bedenden atılmasını sağlamakmış. Duygusal veya fiziksel travmanın enerjisini atmaya, olayların kişinin gözünde netlik kazanmasını sağlamaya yardımcı olurmuş. Ağlama sırasında doğal ağrı kesici endorfin ve aşk hormoni oksitosin salgılandığı için iyi hissetmeye başlıyormuş insan. Ve dördüncü olarak “sözlerin yetersiz kaldığı anlarda” görsel olarak duyguların karşı tarafa iletilmesini destekliyormuş.


Kendimi düşündüm bu yazıyı okuyunca… Sıkı bir Sezen Aksu hayranı olmadım hiçbir zaman. Sevdiğim birkaç şarkısı taaa gençliğimde kalanlardan. Yenilerinin sözlerini asla “anlayamıyorum”. Ama bu anlamamak mantığını anlamamak değil, duyamıyorum sanki… Beynime de kalbime de ulaşmıyor. Ama mesela “Ağlamak Güzeldir” şarkısını ne zaman dinlesem benim de gözlerimden yaşlar süzülür. Ve iyi hissettirir. “Ağlamak şu gelip geçici dünyada/Her şeye rağmen var olmak demek/Ağlamak yaşayan binlerce duygu/İnsanca ve coşkulu güzel bir şeydir” dörtlüğünü severim en çok…


Ben de bazen güzel bir fotoğrafa bakarken, bazen bir film izlerken (hatta reklam), çoğu zaman kitap okurken, gözlerimden yaşlar süzülürken bulabiliyorum kendimi… Ama bu ağlama sonrası kendimi çok huzurlu hissediyorum. Düdüklü tencereden çıkması gereken buharın doğru zamanda çıkması gibi. (Bir de oğlum, saçma sapan her şeye ağlıyorsun diye dalga geçmese:)))

Bazen doğada dolaşırken bir ağacı gördüğümde ona dokunuyorum. İçimden, “Seni görebildiğim, dokunabildiğim için şükrediyorum” diyorum. O düşünceler içimden geçerken bakıyorum gözlerimden yaşlar süzülmüş. Hayır, uzaktan gören kim bilir hakkımda ne düşünüyor diye sonra da gülmeye başlıyorum ki, bu daha tehlikeli…


Ağlamak stres atmak için güzel ve faydalı olsa da güzel gülüşlü, hatta kahkahalı günler dileğiyle şimdilik hoşça kal “Dünlük”.

9 Ocak 2021 Cumartesi

Ya aynı kaderi paylaşsaydım!

Aylin Sözer, Selda Taş ve Vesile Dönmez… 29 Aralık günü bu üç kadının yaşam hakları ellerinden alındı. Hem de canice. Aylin Sözer ilk açıklamalara göre “sevgilisi olduğu iddia edilen” bir “erkek” tarafından önce boğazı kesilerek, sonra da yakılarak vahşice katledildi. Selda Taş, 38 sabıkası bulunan kocası tarafından pompalı tüfekle öldürüldü. Vesile Dönmez de oğlu tarafından…

Hepsine ayrı ayrı çok üzüldüm. Aylin Sözer’in cinayeti ise beni daha çok kahretti. Çünkü Aylin Sözer’in cinayetini çok “duyarlı” geçinen bazı isimler bile hemen “erkek arkadaşı” tarafından öldürüldü diye verdiler. İddia olarak bile değil! Oysa o kendini savunamayacak, “Hayır, o adam benim erkek arkadaşım falan değildi” diyemeyecek!

80’lerin sonunda, üniversitedeyken bu kaderi paylaşmaktan kılpayı kurtulmuş biri olarak her kadın şiddetinde daha çok ürperiyorum. O yıllarda bizim bölüme 350 öğrenci alınıyordu. Çoğunu tanımıyordum bile. Adını bildiğim kişilerin sayısı onu geçmezdi! Ayrıca okuldan eve, evden okula giden bir öğrenciydim. Yani bazılarının dediği gibi “aranmıyordum”. Buna rağmen üçüncü sınıfın başlarında bir gün aynı derslere girdiğim için tanıdığım kişilerle dersler hakkında konuştuktan sonra, karşıma “bizim sınıftan olduğunu söyleyen” bir “erkek” dayandı. Üstelik başka hiçbir şey söylemeden direkt, “Niye o erkeklerle konuşuyorsun?” diye hesap sordu. O hastalıklı beyninde çoktan ikimizi sevgili ilan etmiş, bana hesap sorma aşamasına geçmişti! O andan sonra da her saniye beni taciz etti. Okulun polisinden yardım istediğimde “Ben karışmam” cevabı aldım. O cevabı alınca pis sırıtış eşliğinde daha da arttıdı tacizlerini.

Sırf onun yüzünden sınavdan sınava zor bela okula gittim. Derslere zorunlu olmadıkça girmedim! Zorla çantama mektuplar tıkıştırmalar, adımı okuldaki tahtalara yazmalar… Ölmek istediğim günlerdi. Her an her yerde karşıma çıkıyordu. Bir gün kelimenin tam anlamıyla delirip üstünde şemsiye bile kırdım. Ama pes etmedi.

“Evinin orada oturan arkadaşlarıma seni izletiyorum” dediği için bir süre evden bile çıkamadım. Tam o günlerde Ege Üniversitesi’nde benimle aynı bölümde okuyan bir genç kız, aynı şekilde, kendisine platonik aşık olan bir “sapık” tarafından öldürüldüğünde korkularım daha da arttı. Paronayak bir şekilde arkama bakmadan yürüyemez oldum. Ders notlarım etkilendi. İçime kapandım.

Son sene sadece sınavdan sınava gittiğim okulda bütünlemeye kalmamak için dualar ettim. Sınav notumu işlemeyen görevliler yüzünden bir dersten bütünlemeye kaldığımı sanıp gittiğimde öğrenci bürosundaki görevli kadın “Seninki ölmüş” diye bir haber verdi. Önce anlayamadım bile benimki kimdi? Sonra adını söyledi de anladım. O an şoke olmuştum ve herkesin onu “benimki” olarak bilmesine bile tepki veremedim.

Şimdi düşünüyorum da, eğer o önce ölmeyip beni “öldürseydi” arkamdan bir de “Sevgilisiymiş, kim bilir ne yapmış çocuğa” diyeceklerdi! Kendimi asla temize çıkaramayacaktım. Nereden mi biliyorum, okul çıkışı o sapıktan kurtulmak için bir tanıdığımızın işyerine gitmiştim. O da peşimden geldi. Ve beni bebekliğimden beri tanıyan o tanıdık, “Ne yaptı, sana kuyruk mu salladı?” diye sordu.

O soruyu soran “tanıdığımı” asla affetmedim. Ve dehşetle fark ettim ki, beni tanıyanlar bile öyle düşünüyorsa, tanımayanlar kim bilir ne düşünecekti? Ve bu bende, her “kadın cinayeti”nden sonra, “kendini savunamayacak” her kadın için kapatılmayacak bir yara oldu. Olmaya da devam edecek!

13 Aralık 2020 Pazar

Öğretmen travması



Sonbaharın son ayı kasımdayız. Dökülen yapraklarla hüzünlü… Her an ağlayacakmış gibi duran gökyüzü de bu hüzne katkıda bulunuyor. Kasım ayının 24’ündeki Öğretmenler Günü için internette hediyelerle ilgili çeşitli alternatifler dönmeye başladı bile. Öğretmenler Günü’yle ilgili bu hediye önerilerini görünce aklıma kendi eğitim dönemim, öğretmenlerim geldi.

Öğretmenlerle ilgili şans grafiğim çok inişli çıkışlı mesela… Birinci ve ikinci sınıftaki öğretmenim emekliliğini bekleyen, gelse de gitsem diye düşünen bir kadındı. Neyse ki bir ve ikinci sınıfta okuma yazma ile dört işlemi öğrenmek yetiyordu da artıyordu bile. Üçüncü sınıfta taşınma nedeniyle başka semtteki bir okula başladım. Öğretmen iyiydi… Ama dördüncü sınıfın başında ayağını kırdı. Sonra da iyileşti mi bilmem, bir daha okula uğramadı. Hep gelip geçici öğretmenlerle geçti dördüncü sınıf. O yıla dair öğrendiğim hiçbir bilgiyi hatırlamıyorum mesela… Ama bakınca karnem hep pekiyi. 

Neyse ki 5. sınıfta gerçekten öğrencilerini seven, onlar için kendini feda edecek kadar iyi bir öğretmenimiz oldu. Okumayı onunla sevdim ben. Cuma günleri son iki dersi kütüphaneden seçtiğimiz kitabı okuma saati yapmıştı. Bütün kütüphaneyi bitirmek için o kadar hızlı okuyordum ki… Hızlı ama anlayarak kitap okumak o günlerden kalan bir yetenek bende… 

İlkokulu mezun eden öğretmenin iyi olması ortaokul için de güzel bir temel hazırlıyor. O yüzden ortaokulda her derse ayrı öğretmen geldiği için başta bocalasam da alıştım. Ancak iki dersin öğretmeni vardı ki, beni derslerden de hayattan da soğuttu.

Matematik öğretmenimiz… Dersi anlatır, o sırada bir ses mi çıktı sınıftan, çıldırırdı. Şimdiki nesil belki bilmez o zaman akıllı değil tebeşirle çizilen kara tahtalar vardı. Matematik dersinde devasa boyutlardaki pergel, iletki, cetvelle çizerdi öğretmenler geometri şekillerini. İşte o öğretmen ses çıktı diye çıldırdığında, elinde artık ne varsa, kafamıza doğru yollardı. Pergelse pergel, iletkiyse iletki… Hiçbiri mi yok, tebeşirden kaçış yoktu o zaman da… Korkudan anlamadığım konuyu asla soramadım. Üstelik yine korkudan tik sahibi olmuştum. Ayaklarımı sallayıp duruyormuşum. Onu da yine o öğretmenin “Ne sallayıp duruyorsun ayaklarını, tuvalete mi gitmen gerekiyor” diye bağırmasıyla öğrenmiştim. Matematik dersinde anlamadığım konular birikip üstüme devrildiği için hiçbir zaman tam anlamıyla sevemedim.

Yine aynı orta okulda bir de Sosyal Bilgiler öğretmeni vardı. Boylu poslu adamdı. Sesiyle anlattığı konudaki dağları titretirdi. Amma velakin konuşan ya da yaramazlık yapan oldu mu, çok pis cezalandırırdı. Erkekleri favorilerinden tutup tahtaya atardı ki, orta okul bir ve ikinci sınıftaki zayıf çocuklar resmen uçardı. İçim acırdı. Sanki benim canım yanmış gibi. Ha kız olduğumuz için dayaktan kurtulduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Kulağımızı çekerdi konuşurken görünce. O çekilen kulak, ertesi gün bile kıpkırmızı olur yanardı.

Bir de sıra dayağı atarlardı, haksızlık olmasın diye o zamanın öğretmenleri. O zaman dediysem 80 darbesinden sonraki yıllar. Hiç unutmam, yine sıra dayağı var, herkese cetvelle vuruyorlardı. Alman Lisesi’nden nakille gelen bir çocuk, biraz da iri yarıydı, aldı öğretmenin elinden kırdı cetveli. Ondan sonra sıra dayağı falan olmadı okulda. Ya da belki sadece bizim sınıfta…

Lise ve üniversite dönemini, sanırım biraz da biz büyüdüğümüzden dayaksız atlattık. Ama matematik mesela hep kâbus olarak kaldı benim için. O kötü öğretmenlerin daha kötü bir etkisi oldu bana… Okullar bitti, yıllar geçti, veli oldum. Veli toplantılarına katılmak benim için en büyük kâbus. Yarı yaşımdaki öğretmenlerle konuşurken kalbim dakikada 150 atıyor, ağzım kuruyor, nefes alamıyor gibi hissediyorum. İşte o zaman attığı dayaklarla hem dersten hem hayattan soğutan o öğretmenlerime saydırıyorum içimden. Affedemiyorum bir türlü… 

O yüzden Öğretmenler Günü’nde hediye seçmek de yollamak da travmatik bir olay benim için. Genelde internet üzerinden adrese direkt gönderdim ilkokul ve ortaokulda. Lisedekilere ise fidan bağışı sertifikası göndermeyi düşünüyorum. Hiç değilse geçmişte öğretmenlerin ezdiği bazı “fidanları” simgeleyen “ağaçlar” olur ileride…

* 12 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Zehirleyen gaz ışığı



Gaslighting… Geçtiğimiz haftalarda izlediğim polisiye bir dizide duydum bu kelimeyi. Dizide katil, miras yüzünden bir kadını ortadan kaldırmayı planlıyor. Ancak tetiği o çekmiyor. Kadının sevgilisini, onu öldürmesi konusunda ince ince manipüle ederek öldürtüyor. Öyle ki tetiği çeken, katil olduğunu biliyor ama sevdiği kişiyi nasıl öldürdüğüne anlam veremiyor.

Merak ettim, internette şöyle bir keşif gezisine çıktım. Gaslighting için, “Karşıdaki insana çeşitli oyunlar oynayarak zamanla kendisinden şüphe etmesini sağlamasına yönelik bir psikolojik şiddet, duygusal manipülasyon yöntemidir” deniliyor. Daha çok narsist kişilikler ile sosyopatların uygulamayı sevdiği bir yöntem.

Tiyatro oyunundan hayata

Kelimenin kökeni 1938’de yazılan Patrick Hamilton’un tiyatro oyunu Gas Light’a (Gaz ışığı) dayanıyor. Senaryoya göre Jack, karısı Bella’nın psikolojisini manipüle etmek için her gün gaz lambasının ışığını azar azar kısıyor. Karısı ışığın azalıp azalmadığını sorduğunda ise sert bir şekilde karşılık verip kadını azarlıyor. Böylece Bella kendi aklından şüphe etmeye başlıyor. Kendine güveni azalıyor. Kendini değersiz hissetmeye başlıyor. “Duygu terminatörlüğünün” adı bu tiyatro oyunundan hareketle gaslighting oluyor. Aynı senaryo Ingrid Bergman’ın oynadığı bir sinema filmine de konu olmuş. 1944 tarihli George Cukor’un yönettiği bu film ile Bergman 17. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü”nü kazanmış.

İpler kimin elinde?

Şöyle bir düşündüm de, ikili ilişkilerin her çeşidinde, belki iş yerimizde sık sık rastladığımız hatta maruz kaldığımız davranışlar bunlar. İyi bir şey söylerken bile negatif yönlerinizi vurgulayan müdürler, “Ben onu demek istemedim, sen yanlış anlıyorsun” diyen iş arkadaşları, yaptığınız her şeyi eleştirerek, ya da olayları abarttığınızı söyleyerek kendinize güveninizi kaybetmenize neden olan eşler ya da sevgililer, aslında sizi manipüle etmeye, iplerinizi eline almaya çalışıyorlar. Bilinçli olarak gaslighting yapmıyorlar belki ama sonuç aynı oluyor. Bir süre sonra kendinize güveninizi kaybediyor, her şeyden şüphe duymaya başlıyorsunuz. En önce de kendinizden… “Ben bunu yapabilir miyim? Ya ben yanlış düşünüyorsam” soruları ile kendinizi zehirlemeye başlıyorsunuz.

Peki kurtulmak mümkün mü?

Terapist Volkan Pelenk’in yazısında okuduğuma göre, gaslighting’e maruz kaldığınızı fark ettiğiniz andan itibaren bazı önlemler almanız gerekiyor.

Öncelikle gaslighting’in ne olduğunu öğrenmek gerekiyor. Pelenk, şöyle diyor: “Gaslighting belirtilerini bilmek, partnerinizin ne yaptığını ya da yapmadığını anlamanıza yardımcı olacaktır. Burada gösterge duygularınıza nasıl tepki verdiğidir. Duygularınız inciniyorsa ve iletişim kurmaya çabalamanıza rağmen partnerinizin cevabı her seferinde sizi yetersiz hissettirmek ve saptırmaksa, sizi küçümseyerek gaslighting yapıyor olabilir. Sizi, bu düşüncelerinizin yersiz olduğu veya durumlara aşırı tepki gösterdiğiniz konusunda ikna etmeye çalışıyorsa, size gaslighting yapıyor olabilir.” Pelenk’e göre, sizi bir konuda, diyelim ki “sadakatsizlik”le suçluyorsa ve siz kendinizden eminseniz, aslında suçladığı şeyi o yapıyor olabilir. O yüzden sizi ne yapmakla suçladıklarına dikkat etmek gerekiyor.

“Duygularınıza güvenin” diyen Pelenk, o kişinin sizi ikna etmeye çalıştığı konular hakkındaki duygularınızla ilgili bir günlük tutmanın iyi olacağını belirtiyor. Arkadaşlardan tavsiye istemeyi öneren Pelenk, onların tarafsız olamayacağının altını çiziyor ve Gaslighting’e maruz kalmak nedeniyle oluşan şüphelerden kurtulmak için profesyonel yardım almanın önemine dikkat çekiyor. Gaslighting uygulayan kişiyle yüzleşmek, bunu yaparken sakin kalmak ve en sonunda da o ilişkiden uzaklaşmak, gaslighting’e maruz kalan kişinin yapması gereken diğer şeyler.

* 19 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Cinayetin "ama"sı olmaz

Dün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü idi. 25 Kasım 1960’ta, Dominik Cumhuriyeti’nde aktivist Patria, Minerva ve Maria Teresa Mirabal, diktatör Trujilio’nun hedef göstermesi sonucu öldürüldü. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, kardeşlerin öldürüldüğü günü Kadına Yönelik Şiddetle Mücedele Günü olarak belirledi.

Tüm dünyada insanlar, kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokaklara döküldü dün. Guardian’ın haberine göre Covid 19 salgınından bu yana, özellikle aile içi şiddette, kadına ve çocuklara yönelik şiddette artış var. İngiltere’de ilk ulusal karantina günlerinde polis tarafından kaydedilen beş suçtan birinin aile içi istismar olduğu kaydedildi. 2019’un aynı dönemine göre bu tür suçlarda yüzde 7 artış görülmüş.

Ülkemizdeki rakamlar da dehşet boyutlarında. İki gün önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Değerlendirme Toplantısı’nda, bu yıl 20 Kasım itibariyle 234 kadının aile içi ve kadına yönelik şiddet kapsamındaki cinayetlerde hayatını kaybettiğini açıkladı. Ardından da erkeklere “Kendinize gelin yahu. Böyle bir ayıp olur mu?” diye seslendi. Yine Soylu’nun verdiği rakamlara göre 2016’da 304, 2017’de 353, 2018’de 279, 2019’da 336 kadın öldürüldü.

Soylu kadın cinayetleriyle ilgili rakamlarda “abartılı” farklılıklar olduğunu da söyledi. Gazete manşetlerindeki sayıların dikkate alınmamasını istedi. CHP’li Necati Tığlı’nın verdiği rakam da Soylu’nun o abartılı bulduğu rakamlardan olsa gerek çünkü Tığlı’nın açıklamasına göre 2020’nin sadece 9 ayında 369 kadın öldürülmüş! Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıklamasına göre de bu yıl 269 kadın öldürüldü, 152 kadın da şüpheli şekilde hayatını kaybetti.

Bir de şöyle bir gerçek var. Ülkemizde bir kadın öldürüldüğünde sosyal medya ikiye bölünüyor. kimi “Tamam ama onun da o saatte orada ne işi vardı?”, “Tamam ama o da niye öyle giyinmiş?” diye “ama”larla başlayıp niyelerle dolu soruları alt alta dizip kadını suçlu çıkarmaya çalışıyor. Bizim ömrümüz, gencecik kadınların vahşice katledilmesine üzülmekle, sosyal medyada onunla ilgili yorum yazan aşağılık insanlara küfretmek arasında geçiyor. Ta ki bir sonraki cinayete kadar. Ve bunlar neredeyse her gün tekrarlanıyor. Soylu’nun verdiği rakama göre bile günde ayda 21 kadın öldürülmüş 2020 yılında!

2011 İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddeti önlemek adına yasal bağlayıcılığı olan ikinci sözleşme. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele prensiplerini ve taraf devletlerin yükümlülüklerini belirliyor. Ancak okumadan her şeyi bilen bazı kişiler, bu sözleşmenin aile birliğini bozacağını iddia ederek imzalanmaması için adeta kendini yırtıyor!

Velhasıl, kadına şiddette cezalar artmıyor. Katil, ölenin kendini savunamayacağının bilinciyle öldürdüğü kadına iftira atıyor: “Şöyle erkekliğime laf etti”, “Böyle tahrik etti”… Bir de takım elbise giyip kravat taktı mı mahkeme heyeti “iyi hali”ni görüp cezayı azalttıkça azaltıyor. Bazı saldırganlar ise profillerinde “hamili kart yakınımdır” dercesine üst düzey yetkililerle çekilmiş fotoğraflarını kullanınca, değil hapise girmek, elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmaya devam ediyor. Bir sonraki kurbanını buluncaya kadar!

* 03 Aralık 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Şarkıların dili

Bazı şarkılar vardır. Duyunca ya ilk duyduğunuz ana gidersiniz, zamanda yolculuk yapmış gibi, ya da sizi hüzünlendirir, gözünüzden hiç farkına varmadan yaşlar dökülür de neden sonra fark edersiniz ağladığınızı… Yıllar önce arabada giderken Zakkum grubunun Anason şarkısı çalmaya başladı radyoda… 

Anason kokarken sofralar
Yaşlandırıyor seni aynalar
Her geçen yıl birer birer
Masadan eksiliyor dostlar

İşte o son nakaratına geldiğinde arabada deliler gibi ağlıyordum. Birlikte çalıştığım ve dil eğitimi için eşiyle birlikte İngiltere’ye giden arkadaşım gelmişti aklıma… İnsan bir olaya göz göze gelerek bile aynı anda aynı tepkiyi verdiği, konuşmadan anlaşabildiği bir arkadaşına artık sadece telefonda ya da mesajlarda ulaşınca da hüzünlenebiliyordu. 

İşyerinde hani azıcık dedikodusunu yaptığında artık konuşulmaya değer bile bulmadığın küçücük sorunlar, dertleşeceğin bir kişi olmadığı için büyümeye başlamıştı. İş bitiminde mektup yazar gibi uzun uzun mailler yazarak dertleşmeye çalıştım uzun süre. Ki o bile iyi geliyordu. Ama sonra hayat hepimizi değişik yerlere sürükledi. Ben işyeri yönetiminin fiziken ve fikren değişimine daha fazla uyum sağlayamayacağımı fark ettiğimde ayrılmayı seçtim. Arkadaşım da bir yılın sonunda ülkeye döndü ama başka bir şehre yerleşti. Yine mesajlar ve telefon görüşmeleriyle devam etti görüşmelerimiz. Ama hâlâ aynı şeylere aynı tepkileri verdiğim birinin olduğunu bilmek güzel. Teknoloji de uzakları yakın ediyor nasılsa… Bir de ne zaman onun olduğu şehre gitsem bir sürpriz ziyaret yapmaya çalışıyorum. Kısa da olsa hasret gidermeler iyi geliyor.

Şimdi şarkıyı yeniden duyduğumda geldi bütün bunlar aklıma… Üstelik o zamanlar sadece kilometrelerce öteye giden biri geliyordu aklıma o şarkıyı duyduğumda. Şimdi ise üstümde emeği çok olan ve bir daha asla göremeyeceğimi bildiğim iki kişi geliyor.

Biri mesleğe adım atmamı sağlayan ve aynı zamanda yıllarca aynı gazetede çalıştığım kişi… Yıllardır görüşmüyorduk. Hayat işte, yolları ayırabiliyor çoğu zaman. Bu yıl içinde öldüğünü öğrendim sosyal medyadan. Diğeri de mesleğimi severek yapmamı sağlayan ve bana bildiğim her şeyi öğreten ilk müdürüm. Son yıllarda whatsapp üzerinden mesajlaşıyorduk. Hastaydı ama umut dolu gelişmeler oluyordu. O da umutluydu, ben de… Neden sonra kesildi mesajları. Sanırım umudunu kaybetmişti. Sonra da ölüm haberi geldi. Çoğu kişinin numarasını telefonumdan sildiğim halde onun numarasını silmeye kıyamadım. Hâlâ duruyor. Yolladığı son mesajlar geliyor aklıma… 

İkisiyle de anason kokan sofraları da paylaşmıştık. Belki o yüzdendir bu şarkıyı duyduğumda onları hatırlamam. 

Tek dileğim bundan sonra da “güzel hatırlanacak” insanlarla karşılaşmak… Ve “güzel hatırlanmak…”

* 10 Aralık 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.