13 Aralık 2020 Pazar

Örtülü propaganda hayatın her anında

Bahar gibi geçen bir haftadan sonra gelen yağmurlu bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Bu hafta benim için ders çalışarak geçti. Daha önce de yazmıştım bu yıl ikinci üniversitede ikinci sınıftayım. Sosyal Medya Yöneticiliği bölümünde okuyorum ve bu yılki dersler içinde en çok “Sosyal Medya ve Propaganda” dersini sevdim. Belki de kitabın gerçekten akıcı, anlaşılır ve hatasız yazılmasından kaynaklanıyordur, bilmiyorum. Bugün okuduğum “Sosyal Medya ve İdeolojik Propaganda” başlıklı bölümde çok güzel bilgiler vardı.

“Örtülü Propaganda ve İdeoloji” konu başlığındaki bilgileri seninle de paylaşmak isterim. “Propaganda her durumda ayan beyan ortada ve açıkça fark edilecek biçimde olmayabilir. Örtülü propaganda, propaganda yapan kişinin ya da grubun çıkarlarını, taleplerini ve arkasında yatan ideolojiyi belirlemenin zor olduğu bir propaganda biçimidir. Çoğu zaman sahibi unutulmuş anonim sözler dahi bu bağlamda incelenebilir. Örnek vermek gerekirse, ‘yuvayı dişi kuş yapar’ ifadesi, ilk bakışta kadına önem atfediyor gibi görünse de esasen patrimonyal ve erkek egemen bir bakış açısının kadını ev ve aile ile ilişkilendiren, kadına ev işlerine ve ev ekonomisine ilişkin ciddi sorumluluklar yükleyen ve kadının yerini ‘yuva’ ile sınırlandıran, içinde feminizm karşıtı öğeler barındıran bir örtülü propaganda çeşidi olarak görülebilir. Günümüzde sosyal medyada özellikle erkekler tarafından paylaşılan benzeri birçok ifade, bir taraftan kadınları taltif ediyor gibi değerlendirilirken; diğer yandan onların yer ve sınırlarını belirleyen ideolojik ön kabulleri örtülü biçimde yeniden ürettiği şeklinde eleştirilebilmektedir.”

Yuvayı dişi kuş yapar sözünü her mecrada, hatta aile hayatımızda bile ne kadar çok duyduğumuz dikkate alınırsa, bu açıdan ilk kez düşündüm. Ve doğru olduğunu gördüm. Gün içinde ne kadar çok bu tür kavramlarla subliminal mesajlar alıyoruz.

Kitapta, ideolojik propagandanın ne denli açık şekilde yapılırsa, karşısındaki dinleyici ve izleyicileri o denli az etkileyeceği yazıyor. Çünkü aldığımız mesajın propaganda unsuru olduğunu fark edince savunma mekanizması devreye giriyor. O yüzden “örtülü propaganda” karşı tarafı etkileme konusunda daha başarılı bir yöntem. Kitabın bu bölümünde, sosyal medyadaki influencerler, fenomenler ve fikir önderlerinin, “kendilerinin propaganda unsuru olduklarını yansıtmadıkları durumda, internet kullanıcılarında oluşması istenen ideoloji ve politikalar konusunda kılavuzluk etmeyi başarmışlardır” deniliyor.

Bunu okuyunca en çok kullandığım sosyal medya mecrası instagram’da takip ettiğim kişilerle ilgili basit bir analiz yapayım dedim.

Takip ettiğim sayfalar, (Bizzat tanıdığım için takip ettiklerim dışında) yabancı dil öğreten sayfalar (İngilizce ve Almanca), resim çizimine dair pratik bilgiler veren sayfalar, ilginç ve kolay yemek tarifleri veren sayfalar, tarihi ya da turistik yerler hakkında ilginç bilgiler paylaşanlar, kitap zevkimizin benzer olduğunu hissettiklerim, hayata karşı duruş ve hissettikleriyle kendime yakın bulduklarım…

Yukarıdaki “fenomen” tanımına giren sadece üç kişiyi takip ettiğimi fark ettim. İlk başlarda bu kadar seçici değildim. Güzel fotoğraflar gördüğüm her sayfayı takibe alıyordum. Ancak sonra baktım ki, kendisinin kullanmasının mümkün olmadığı bir markayı, sanki kullanıyormuş gibi tanıtıyor, ayrıldım sayfasından. Her fotoğrafı yapaylık barındırıyordu.

Şu anda takip ettiğim ve fenomen olarak adlandırılacak kişilerden biri çok dobra… Açık açık söylüyor, siz bu linkleri kaydıracaksınız ki, ben geçineyim diye. Bir de gerçekten o linklerde satılan eşyayı kullanıyor hissi veriyor. Hatta bazen “Bu ne biçim indirim, daha iyi indirim yapsaydınız ya” ya da “Ben aldıktan sonra mı indirim yaptınız” tarzı esprili paylaşımları var. Hoş ben hiçbir zaman o linkleri tıklamıyorum ama diğer paylaşımlarını sevdiğim için takibe devam ediyorum.

Bir diğeri yemek ve tatlı tarifleri veriyor diye takibe başlamıştım. Şimdi o da linkler veriyor ama kendi de kullanıyor. Ve ben yine o linklere tıklamadan, diğer sevdiğim paylaşımlarını takip ediyorum.

Üçüncü takip ettiğim kadınlık ve insanlık hallerine dair kısa videolar çeken biri. O videoları izlerken takipçisi oldum. Reklamını verdiği ürünleri o videolara öyle güzel yediriyor ki, TV’de izlediğim hiçbir reklamı onun kadar başarılı bulmuyorum. Sahte değil, videolarında canlandırdığı karakterler üzerinden tanıtıyor ürünleri. Böylece “Bakın ben kendim kullanıyorum” gibi bir sahteliğe düşmüyor.

Ben şahsen birisi “Nefes al” dese, niye emrediyorsun deyip nefes almayı kesecek kadar emir verilmesine, üzerimde etki kurulmasına karşı olan biri olarak alışveriş yaparken zaten asla bu tür reklamları dikkate almıyorum.
Yeni çıkan bir ürünse, fiyatı da uygunsa bir şans veriyorum ama beğenmezsem asla devam etmiyorum.
Benim için asıl önemli olan çevremdeki gerçek insanların o ürünle ilgili yorumları. İnternetteki o ürünlerle ilgili çıkan yorumlar da etkili oluyor. Orada da ürünü kötüleyenin rakip firma olma ihtimali var ama yine de insana bir fikir veriyor.
Bir ders konusundan nerelere geldim. Ama çalıştığın dersi özümsemek de böyle oluyor işte sevgili “Dünlük” :) Daha eğlenceli konularda buluşmak üzere…

* 12 Aralık 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Z kuşağının masalları bile bizimkinden farklı

Covid 19 vaka ve ölüm sayılarındaki artış nedeniyle morallerin bozulduğu, buna karşı farklı ülke ve farklı firmalardan gelen aşı haberleriyle az da olsa umutlandığımız bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”…

Hafta içinde Milliyet gazetesinde gördüğüm bir haber ilgimi çekti. “Çocuklara Eşit Masallar” başlıklı Meltem Günay imzalı haber, “dünya klasiği masalların eşitlikçi bir bakış açısıyla yeniden yorumlandığı” şeklindeydi.

Odeabank ve Can Yayınları işbirliğiyle yapılan proje kapsamında “Kırmızı Başlıklı Kız”, “Rapunzel” ve “Sindirella” masalları kadın-erkek eşitliği kapsamında yeniden kaleme alınmış. Haberde, “Eşitlik kavramının çocuk yaşta yerleştiği noktasından hareketle oluşturulan projede, anne babalarda farkındalık yaratmak ve toplum bilincinin değiştirilmesine katkı sağlamak hedefleniyor” deniliyor.

Habere göre Sindirella masalında kötü kalpli üvey anne figürü kaldırılmış, Sindirella zayıf, güçsüz ve kendine güveni olmayan bir karakterden çıkarılıp, akıllı, bilgili ve kendinden emin bir karakter olarak yazılmış. Masalların yeni halini okuyan çocuklar nasıl bulacak, neler hissedecek bilmiyorum ama sonucu merakla bekliyorum.

Ben de 2009 yılında bloguma çok bilinen Ezop’un fabl türündeki Ağustos Böceği ile Karınca’sını 21. yüzyıla uyarlayıp yazmıştım. Ne dersiniz olmuş mu?

xxx

Ağustos Böceği ile Karınca

21. yüzyılda

Herkesin bildiği bir masaldır

Ağustos böceği ile karınca…

Yaz boyunca saz çalıp eğlenmiştir ağustos böceği

Karınca ise soğuk geçecek kış için yiyecek toplamıştır

Saz çalan böcek kış geldiğinde karıncanın kapısına dayanır

“Sen yaz boyunca ne yaptın” der karınca

‘Saz çaldım saz’ diye yanıtlar ağustos böceği

Karınca da cevap verir: “Öyle mi şimdi de oyna biraz!”

Peki aynı ağustos böceği ve karınca 21. yüzyılda yaşasaydı neler olurdu

Saz çalıp eğlenen ağustos böceği, arkadaşlarının da gazıyla

Popstar yarışmalarından birine katılır

Jüriyle atışır, diğer yarışmacılarla kapışır

Diğer ağustos böceklerinin yolladığı SMS’lerle finale kalır

Ne sesi sestir, ne çaldığı saz!

Ama kendisini beğenmeyen jüriye inat

Albüm yapmaya karar verir

O artık albümlü bir ağustos böceğidir

Karınca ise bildiğimiz gibi yiyecek için çalışır didinir

Bütün çabası soğuk geçecek kış içindir

Ama bakar ki kış gelmek bilmez

Haberleri dinler ki küresel ısınma yüzünden gelmeyecektir

Ağustos böceği çalar yine de karıncanın kapısını

Karınca yorgun ve bitkin

“Ooo, hoş geldin” der

Ağustos böceği neşeli, müjdeyi verir

“Yaz boyunca saz çaldım ya…”

“Sonunda keşfedildim artık benim de bir albümüm var”

Karınca ise yuvasında kış için biriktirdiği yiyecekleri gösterir

“Ben de çalıştım kış için ama…

Küresel ısınma diye bir şey çıkmış

Kış galiba gelmeyecekmiş”

Ağustos böceği “Boş ver” der

Atlarlar albümden kazandığıyla aldığı otomobile

Koyarlar CD’ye Ağustos böceğinin albümünü…

Giderler yeni bir 21. yüzyıl masalına…


* 05 Aralık 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Üniversite kitabına güvenemezsek öğrendiğimizden nasıl emin oluruz?

Susuzluk konusunda bana kabuslar yaşatacak kadar güneşli bir hafta sonundan merhaba sevgili “Dünlük”… Daha önce burada bahsetmiş miydim bilmiyorum, geçen sene ikinci üniversiteye kayıt oldum. Yıllardır ikinci üniversite okuyanların maceralarını dinler “Yok, sınav streslerini tekrar çekemem” derdim. Ama geçen sene kurs olarak gitmek isteyeceğim bütün bölümleri bitirdikten sonra hem bilgilerimi tazelemek hem de yeni bir tecrübe yaşamak adına “Neden olmasın?” dedim. Bölümlere ve derslerine baktım. 2019’da yeni kurulan Sosyal Medya Yöneticiliği bölümü ve dersleri ilgimi çekti. Sonuçta iletişim mezunu ve basın sektöründe yıllarca çalışmış biri olarak kendime yakın hissettim. O yüzden ani bir kararla (Fazla düşünürsem vazgeçerim diye) kayıt yaptırdım. İkinci üniversiteye kayıt yaptırmak için lisans mezunu olmak yetiyor. Kayıt sırasında ilk üniversitenin mezuniyet kaydını (normalda e-devlette kayıtlıymış ancak ben e-devlet öncesinde mezun olduğum için yoktu) istiyorlar. Dolayısıyla ben orijinal diplomamla gittim kayıda. Kayıtta görevli genç kızlar, diplomamdan daha küçük oldukları için “Bu ne?” der gibi bakıp üstlerine sordu. Fotokopisini alıp hallettiler neyse ki!

...

Yeni bölüm olduğu için mi?

İkinci üniversitede dersler online kitaplarla işleniyor. Canlı dersler de var ama ben asla denk gelemedim. Kitapları bilgisayar ekranından çalışmakla yetindim. Yeni bir bölüm olduğu için, özellikle bölümle ilgili derslerin kitapları çok acele, adeta çalakalem yazılmışçasına kötüydü. İmla hataları, mantık hataları, anlamak için üç dört kere okumak zorunda kaldığım cümleler… Ben eski usul not alarak, hatta oğlumun dalga geçmesine katlanarak, defter tutarak çalışanlardanım. Kendi sistemimle yazarsam daha kolay anlıyorum. Ayrıca kullandığım bilgisayar sadece bana ait olmadığı için kaydedip hafızayı doldurmak da istemedim. Bir sonraki yarı yıla geçtiğinizde eski kitaplara da ulaşamıyorsunuz. Ya da ben bilmiyorum nasıl ulaşıldığını… Dolayısıyla o kitaplardaki hatalar ne yazık ki sadece benim göz ve sinirlerimi bozdu. Kimseye iletmedim.

...

Hem tashih var hem maddi hata

Şimdi üçüncü yarı yılımda tekrar ders çalışmaya başladım. İlk olarak Türk Dili dersinden başladım. (Evet, muaf olma hakkım vardı ancak bilgi tazelemek istedim.) Bu bölüme özel ders kitabı olmadığı için ve sanırım Türk Dili olduğu için gayet düzgün yazılmıştı. Tashih yoktu.

İkinci olarak okuduğum Sosyal Medya Araçları I kitabı da birkaç tashihe rağmen oldukça akıcı hazırlanmıştı. Üçüncü olarak Dijital Tasarım dersine başladım. Editör olarak Prof. Dr. Mehmet Sezai Türk adı var. 8. Bölümü de Prof. Türk yazmış görünüyor. Zaten bölümleri yazanların akademik unvanları Dr, Doç, Prof… Ancak kitapta hem çok tashih var hem de maddi hatalar. Kitapta bunlarla karşılaşınca editör ve yazar olarak ismi bulunan Prof. Dr. Mehmet Sezai Türk’e ulaşmak istedim. LinkedIn sitesinde e-mail adresine ulaştım. Mesaj olarak önce kendimi tanıttıktan sonra şunları yazdım:

...

Mesaj olarak yazdıklarım

“Kitabın giriş kısmında şöyle bir bölüm var. ’19. yy’da bilgisayar ve İnternet gibi icatların ortaya çıkmasıyla iletişim kavramı dijitalleşmeye başlamış ve insanoğlu İnterneti kullanarak belirli veri tabanlarına bağlı yazılımlara ihtiyaç duymaya başlamıştır.’

İnternet neden büyük harfle yazılmış bilmiyorum ama daha da önemlisi 19. yüzyılda bilgisayar ve internet gibi icatların ortaya çıkmış olması imkansız. Çünkü biraz ilerideki sayfalarda ‘İletişim Araçlarının Tarihsel Gelişimi’ başlıklı konuda görüyoruz ki iletişimin yapı taşlarından telgraf 19. yüzyılda icat edilmiş, telefon ve radyo da ilk icat olarak 19. yüzyıl ama televizyon 20. yüzyılda icat olmuş. İnternetin ilk çıkış tarihi de 1960’lar… Yani 20. yüzyıl. Şimdi daha girişte böyle bir maddi hata ile başlayan kitaptaki diğer bilgilere nasıl güvenmeliyim?

Kitabın başka bir bölümünde “direkt” yerine “direk” yazılmış. “Olarak da” yazılması gereken kelime “olarakta” şeklinde…

Aşağıda yazacağım cümle de kitaptan…

“İş bulma fırsatının yanı sıra firmalar için işe alım süreçlerini de kapsamaktadır. Kullanıcıların profillerinde özgeçmişlerini yazması ve kendileri hakkında yazdıkları biyografiye sayesinde işverenlerde yeterli gördükleri kullanıcıları görüşmeye çağırma bilmektedirler.”

İlk cümlede özne nedir? Ve devamındaki cümle sizce düzgün ve mantıklı bir cümle midir?

Bölüm sonundaki deneme sorularında 10. soru “Aşağıdakilerden hangisinde geleneksel medyanın dijital medyadan farkları tam ve doğru olarak verilmiştir?” Ben bu sorudan geleneksel medyanın özelliklerinin istendiğini düşünüp ona göre yanıt verdim ancak doğru yanıt dijital medyanın özelliklerini gösteren şık olarak verilmiş.

Daha bir bölümünü okuduğum bir kitapta bu kadar çok hata olması yüzünden yazılan her şeyi başka kaynaklardan kontrol etme ihtiyacı duydum. Bu da ders çalışma süremi uzattı.

Bizim dönem için bu kitapların düzeltilmesi yetişmez diye düşünüyorum ama inşallah bizden sonraki öğrenciler için düzeltilmesi yapılır da onlar benim hissettiklerimi hissetmez.”

...

Yanıt geldi ama…

Bu sabah itibariyle Prof. Türk’ten yanıt gelmiş. Aynen şöyle: “İlginiz için teşekkür ederim. 19 yüzyıl düzeltilmişti ama son halini bilmiyorum. Yanlış soruyu yönlendirirseniz bölüm yazarı ile görüşür gerekli çalışmayı yaptırabilir.”

Dilin kuralları önemsiz mi?

Bu yanıttan anladığım Sayın Türk imla hatalarını önemsemiyor bile. Düzeltilmesine gerek gördüğünü düşünmüyorum. Ayrıca kendi cümlesi de bence hata dolu. Bu sene okuduğum ders kitaplarında bir kez daha gördüğüm üzere “Ne söylediğinizden çok nasıl söylediğiniz önemlidir”. Dilin kurallarını umursamayan bir bilim insanı da ne söylerse söylesin, benim için “nasıl söylediği” önemlidir.


* 28 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Kafa karıştırıcı bir haftadan merhaba

İyisiyle, çoğunlukla da kötüsüyle bitirdiğimiz bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”. Geçen hafta yine kafalar karışıktı. Ya da en azından benimki… 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, çocuklara, kandırılarak içirilen “acı ilaç” gibi sadece vatandaşlara içirilecek “acı reçete” açıklaması gündeme damgasını vurdu. Bu öyle bir reçete ki, “itibardan tasarruf ettirmiyor.” Mesela şahsı ve devlet katındakiler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne 6 uçakla gidebiliyor. Ya da sokaktan geçtiğinde yolculuğu yarım saatte bitmeyen konvoy (ki hepsi de lüks araçlar) hiç “acı reçete”ye ihtiyacı olan bir halkın yöneticilerine ait görünmüyor. İtibardan tasarruf olmaz diyorlar da, kime bu büyüklenme anlayamadım. İşsizlikle, aldığı maaşı bir ay boyunca yetiştirmekle uğraşan halkına mı, yoksa büyük dünya devletlerine mi? Eminim o büyük devletler “Ayranı yok içmeye tahterevanla gider…” atasözünü hatırlatan bu durumu gülerek izliyorlardır. Hem de ağızlarıyla değil!

Neyse… 


Geçen haftanın bir kafa karıştıran konusu da koronavirüsle savaşta yine, yeniden girdiğimiz kısıtlamalarla ilgiliydi. Sokağa çıkma yasağıyla ilgili hem yaş grupları hem saatler açısından öyle karmaşa yaşandı ki açıklamanın üstünden neredeyse bir hafta geçti, hala soru cevap yapıyor, yetkili ilgililer!

Neyse…


Bugün bir haber gördüm, kaçak eletrik tesislerine af getirmiş sayın yetkililer. Elektriğini kaçak değil, yasal yollardan kullananlar ödeyecek nasılsa ceremeyi! Kanunlara ve ahlaki düzene uymanın asla cezasız kalmayacağını bir kere daha görmüş olduk!

Neyse… 


Okullar 31 Aralık’a kadar yine online eğitime döndü. Bir tek kreş yaşındaki çocuklara yüz yüze eğitim var, bir de dün gördüğüm bir habere göre diyanetin kurslarında yüz yüze eğitim devam edecekmiş. Çalışan insanların çocuklarını gönderme mecburiyeti yüzünden kreşlerin açık olmasını anlarım anlamasına da, bu yaş grubu çocuklar, sosyal mesafeyi korumayı sevmez ki… Arkadaşına sarılmak isteyecek, belki itekleşecekler. Üstelik bu yaş grubu çocuklara, aileleri çoğunlukla çalıştığı için okul dönüşünde 65 yaş üstü olabilecek anneanne, babaanne ve dedeler bakıyor. Yani bu çocuklar okulda ya da okul yolunda aldıkları virüsü, hastalığa yakalanmasın diye sokağa çıkması bile yasaklanan büyüklerine getirebilecekler. Çıkamadım bu işin içinden ben! 

Diyanetteki yüz yüze eğitime devam kararı için de sosyal medyadaki yorumlara baktım. “Onları Allah korur, virüs oralara girmez” diyen bazı ciddi, bazı gayrı ciddi yorumlar vardı. Yalnız ben okumayı öğrendikten beri öğretildiği şekilde tevekkül göremiyorum burada. Önce sen Allahın verdiği beyni kullanarak önlemini alacaksın ki, Allah seni koruyacak.

Yine neyse… 


Koronavirüsün neden olduğu Covid 19 hastalığına karşı geliştirilen aşılardan bazıları için gönüllü arayışları başlamış. Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre bir günde 20 bin kişi başvurmuş gönüllü olmak için. İnsanlık için güzel bir cesaret örneği. Ama yine yorumlarda gördüğüm kadarıyla insanların çoğunluğunda “güven” sorunu var. “Yönetim katındaki bazı kişiler aşı olmadan aşı olmam” diyen vardı mesela yorumlarda. Benim kafam yine karıştı dolayısıyla!

Neyse…


Anlayacağın kafam karışıktı bu hafta sevgili “Dünlük”… Seninle de paylaşmak istedim. Umarım önümüzdeki hafta daha güzel, daha umutlu haberleri, olayları paylaşırım seninle. Görüşmek üzere…


Not: O “neyse” yazdığım yerleri, istediğiniz şekilde doldurabilirsiniz.


* 21 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Tarihte bugün: Tarih tekerrür edip duruyor

Geçen haftayı sosyal medya üzerinden yapılan, “tashih ve anlam bozuklukları”yla dolu bir istifa metni ve ardından gelen medyanın “şimdi bu istifayı yayınlasak mı, yoksa yayınlamasak mı?” konulu ikilemleriyle geçirdik. İsimler önemli değil. O istifa ve sonuçlarıyla yüzleşme er ya da geç gerçekleşecek. Ama benim gündemim bu değil sevgili Dünlük.

Çoktandır, pandemi nedeniyle evden minimum çıkalı beri, bir haftayı tek bir gün gibi geçiriyorum. Ama kasım ayında bazı doğum günlerini kaçırmamak adına takvime bakar oldum.

Mesela bugün… 14 Kasım olduğunu öğrenince beni bir merak saldı. Acaba tarihte bugün neler olmuş diye… Öyle çok gözüme çarpan olaylar bulamadım beni ruhen etkileyen.

wikipedia’ya göre 1958 yılının 14 Kasım’ında Hukuk Profesörü Ragıp Sarıca “Gazetecilerin tevkif edildiği yerde demokrasi yoktur” demiş, bu da “tarihte bugün”e geçmiş.

Bunu okuyunca acaba bugün kaç gazeteci cezaevinde diye merak ettim. CPJ’nin (Gazetecileri Koruma Komitesi) rakamlarına göre dünyada en az 250 gazeteci tutuklu. Çin ve Türkiye başı çekiyor bu sayıda. Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye’de 72 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğunu rapor etmiş.

Bütün bunları okuyunca içimde hiçbir şey yapma isteği kalmadığını hissettim. O iç sıkıntısıyla internette dolaşırken www.matematiksel.org sitesinde ilginç bir bilgiye rastladım.

“Hiçbir şeyin iyi hissettirmeme durumu”nun bir adı varmış: Anhedoni… Güzel bir örnek vermiş, “Şu anda kitap okumak istemiyorsunuzdur, hepsi bu. Ancak günler ve haftalar geçtikçe, enerjinizin düştüğü ve en sevdiğiniz hobilerinizden hiçbiriyle ilgilenmediğiniz daha fark edilir hale gelir. Artık hiçbir şeyin önemi yok gibidir” deniliyor.

Depresyon ve anskiyete gibi sorunlara benzese de farklı bir kategoride değerlendiriliyor anhedoni. 1896’da Fransız psikolog Theodule-Armand Ribot ortaya atmış ilk olarak bu terimi. “Kişinin normalde keyif aldığı davranışlardan artık zevk alamama” ile karakterize edilen psikolojik durum olarak tanımlanıyor.

Depresyon, şizofreni gibi diğer bazı psikolojik sorunlara eşlik edebildiği gibi Parkinson hastalığı gibi hastalıklara da işaret edebiliyormuş. Benim en çok dikkatimi çeken ‘yemeklerin tatsız olabileceği’ gibi fiziksel etkileri oldu. Covid 19’da da koku ve tat duyusunda kaybolma gibi etkilerin yer aldığı düşünülünce bu belirtilerin anhedoni ile karıştırılması da olası gibi…

Uzmanlara göre anhedoni beyin aktivitesindeki değişikliklerle ve “iyi hissetme” hormonu dopamin üretimiyle bağlantılı olabilirmiş.

Ben anhedoni’nin belirtilerini okuyunca tam da pandemi dönemine yakışacak bir rahatsızlık diye düşündüm. Virüs ve yalnızlık arasında yaşanan sıkışmışlık hissinin anhedoni’ye dönmesi pek de zor değil sanki.

Neyse… Bu kadar sıkıntı yeter. En sevdiğim şair Orhan Veli Kanık da 1950 yılında, 14 Kasım’da göçmüş bu dünyadan… Onun bir şiiriyle veda edeyim bugün de sana…

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gökyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum

Nisan, 1940

* 14 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

İnsanın doğası değişmedikçe distopyalar gerçek olacak

İzmir’de 30 Ekim’de meydana gelen depremin ardından arama kurtarma çalışmalarıyla geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Küçük mucizelere tanık olsak da acılarla dolu bir haftaydı, öyle ki ‘iyiyim’ demeye utandım çoğu zaman.

Kendimi gündemden ya da kişisel nedenlerle kötü hissettiğimde kaçtığım tek yer kitaplar. Çoğunlukla da mutlu sonla bitenler tercihim. Ama bu aralar onu bile düzenli olarak okuyamadım, kendimi veremedim. O yüzden de istediğim hızda ilerleyemedim.

Bir süredir Edward Bellamy’nin yazdığı “Geriye Bakış-2000’den 1887’ye” kitabını okuyorum. Henüz başlardayım. Kitabın arka yüzünde “19. yüzyıla has romantik bir ütopya” yazıyor. Bence de öyle. Ama belki de şu sıralar en ihtiyacım olan ütopya hayalidir.


Kitabın kahramanı Julian West uyku sorunları olan bir adam. O yüzden hipnozla uyuyabiliyor ancak. Onun için de kendisine şimdinin sığınakları gibi özel bir oda hazırlatmış. 1887 yılında uyuduğunda işçilerle işverenler arasındaki sorunlar yüzünden satın aldığı evin uzun bir süre bitirilemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmiş West. Bu yüzden de nişanlısıyla evlenmesi erteleniyor. Ve hipnotik uykusundan uyandığında 2000 yılında buluyor kendisini. Dr. Leete ve ailesi ona ev sahipliği yapıyor ve 2000 yılının Amerika Birleşik Devletleri’ni anlatıyor.

Ülke yepyeni bir devlet düzeniyle yönetiliyor. Demokratik ve eşit bir toplum kurulmuş.

1887’den gelen Bay West hükümetin işlevlerinin genişletilmesi karşısında şaşkın şekilde “Benim zamanımda hükümetin normal işlevlerinin, tam olarak söylemek gerekirse, barışı sürdürmek ve halkı ortak düşmana karşı korumakla, yani asker ve polis güçleriyle sınırlı olduğu düşünülürdü” diyor. Dr. Leete’in cevabı “gerçek olsa ne güzel olurdu” denecek cinsten…


“Sizin zamanınızda hükümetler, uluslararası en ufak bir yanlış anlamada vatandaşlarını askere alıp yüz binlercesini ölüme ve sakatlanmaya göndermeye, bu sırada da servetlerini su gibi harcamaya alışkındılar; çoğu kez de kurbanlara makul hiçbir çıkar sağlamaksızın… Artık hiç savaşmıyoruz ve hükümetlerimiz de birer savaş gücü değil; ama işlevlerinin, her yurttaşı açlığa, soğuğa ve çıplaklığa karşı korumak ve tüm fiziksel ve ruhsal gereksinimlerini karşılamak için ekonomiyi birkaç yıllık bir dönemde yönetmek olduğu varsayılıyor.”


Bay West doğal olarak “Ülkenin servet yaratan aygıtının kontrolünün politikacılara emanet edecek bir düzenlemeden daha kötü bir şey düşünemezdik. O zamanki partiler arasındaki ayak oyunları açısından, bu aygıttan sağlanacak maddi çıkarlar çok fazlaydı” diyor ve ekliyor: “Demek ki insan doğasının kendisi de epeyce değişmiş.”


Kitabı henüz bitirmedim ama anahtar sözcüğün bu olduğunu düşünüyorum. Dünyanın gelişmesi için insan doğasının değişmesi gerekiyor. Bencilliğiyle, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen ve yükselebilmek için diğer insanları sadece merdiven basamağı olarak gören egosuyla, günümüz insanının dünyayı güzel bir hale getirmesine imkan yok!


O yüzden de daha çok George Orwell’in yazdığı 1984 gibi “distopyaların” gerçekleştiğini görüyoruz. Küçük ölçekli de olsa, büyük ölçekli de olsa… O yüzden doğrular ve gerçekler tıpkı 1984’te 2 artı 2 eşittir 5 diye kabul ettirilmesi gibi yalanlanıyor. Çünkü yalancılar daha güçlü. Ve inananları daha fazla!

1984’ün kahramanı Winston’ın gizli günlüğüne yazdığı bir cümleyle bitireyim bu haftaki sayfamı: “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”


* Ütopya- Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce. (TDK) Aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum. (Vikipedi)

* Distopya- Çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum, otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından 19. yüzyılda kullanılmıştır. (Vikipedi)


* 07 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Taş olmuş kalpleri deprem bile yıkamıyor

30 Ekim’de Ege’de Seferihisar açıklarında meydana gelen ve AFAD’ın 6.6, Kandilli Rasathanesi’nin ise 6.9 büyüklüğünde açıkladığı deprem yüzünden hüzünlü bir merhaba “Dünlük”. Ben yazının başına oturduğumda 28 can kaybı vardı, yedi kişi de yoğun bakımdaydı.

İstanbul’da bile hissedilen depremden dakikalar sonra yıkılan binaların videoları, fotoğrafları düşmeye başladı sosyal medya hesaplarına… Sonra umutlu bekleyişler o yıkıntıların başında. Depremden saatler sonra kurtarılan insanlarla sevinç gözyaşı dökerken, hayatlarını kaybedenler için, geride kalan aileleri için ağladım.

Her doğal afetten sonra ortaya çıkan karaktersizler burada da gecikmedi. Provokatif videolar, paylaşımlar yapanlar hakkında soruşturmalar başlatıldı. Ama benim bugüne kadarki tecrübelerime bakarak söyleyebilirim ki, ifadeleri alınıp serbest bırakılacaklar büyük ihtimalle. Hatta bazı yerlerde sırtları sıvazlanıp “İdare edin aslanım” denilip gönderilecekler. 

Ancak kendilerine yapıştırdıkları etiket her ne kadar “dindar” olsa da gerçek dinle ilgileri yok o kişilerin benim gözümde.

Öyle olsa Kuran’da, Bakara Suresi’nin 143. ayetinde geçen “Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir”i bilirlerdi. Ya da yine Bakara Suresi’nin 11. ve12. ayetini: “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamazlar.”

Ya da Hucurat Suresi’nin12. ayetini: “Ey İman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”

Velhasıl, dünden beri depremde hayatını, ailesini kaybedenlere ayrı üzülüyorum. Kalpleri taş olmuş, kibirleri yüzünden kendilerini Yaratıcının yerine koyup yargılamayı yapıp hükmü verenler için ayrı. Herkes kendi günahı ve sevabıyla verecek hesabını. 

O yüzden depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Kötü niyetlerini irin gibi ortalığa saçan o kişileri de Allah’a havale ediyorum, kalplerini fesattan kurtarmaları dileğiyle...

* 31 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.