13 Aralık 2020 Pazar

Kafa karıştırıcı bir haftadan merhaba

İyisiyle, çoğunlukla da kötüsüyle bitirdiğimiz bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”. Geçen hafta yine kafalar karışıktı. Ya da en azından benimki… 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, çocuklara, kandırılarak içirilen “acı ilaç” gibi sadece vatandaşlara içirilecek “acı reçete” açıklaması gündeme damgasını vurdu. Bu öyle bir reçete ki, “itibardan tasarruf ettirmiyor.” Mesela şahsı ve devlet katındakiler Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ne 6 uçakla gidebiliyor. Ya da sokaktan geçtiğinde yolculuğu yarım saatte bitmeyen konvoy (ki hepsi de lüks araçlar) hiç “acı reçete”ye ihtiyacı olan bir halkın yöneticilerine ait görünmüyor. İtibardan tasarruf olmaz diyorlar da, kime bu büyüklenme anlayamadım. İşsizlikle, aldığı maaşı bir ay boyunca yetiştirmekle uğraşan halkına mı, yoksa büyük dünya devletlerine mi? Eminim o büyük devletler “Ayranı yok içmeye tahterevanla gider…” atasözünü hatırlatan bu durumu gülerek izliyorlardır. Hem de ağızlarıyla değil!

Neyse… 


Geçen haftanın bir kafa karıştıran konusu da koronavirüsle savaşta yine, yeniden girdiğimiz kısıtlamalarla ilgiliydi. Sokağa çıkma yasağıyla ilgili hem yaş grupları hem saatler açısından öyle karmaşa yaşandı ki açıklamanın üstünden neredeyse bir hafta geçti, hala soru cevap yapıyor, yetkili ilgililer!

Neyse…


Bugün bir haber gördüm, kaçak eletrik tesislerine af getirmiş sayın yetkililer. Elektriğini kaçak değil, yasal yollardan kullananlar ödeyecek nasılsa ceremeyi! Kanunlara ve ahlaki düzene uymanın asla cezasız kalmayacağını bir kere daha görmüş olduk!

Neyse… 


Okullar 31 Aralık’a kadar yine online eğitime döndü. Bir tek kreş yaşındaki çocuklara yüz yüze eğitim var, bir de dün gördüğüm bir habere göre diyanetin kurslarında yüz yüze eğitim devam edecekmiş. Çalışan insanların çocuklarını gönderme mecburiyeti yüzünden kreşlerin açık olmasını anlarım anlamasına da, bu yaş grubu çocuklar, sosyal mesafeyi korumayı sevmez ki… Arkadaşına sarılmak isteyecek, belki itekleşecekler. Üstelik bu yaş grubu çocuklara, aileleri çoğunlukla çalıştığı için okul dönüşünde 65 yaş üstü olabilecek anneanne, babaanne ve dedeler bakıyor. Yani bu çocuklar okulda ya da okul yolunda aldıkları virüsü, hastalığa yakalanmasın diye sokağa çıkması bile yasaklanan büyüklerine getirebilecekler. Çıkamadım bu işin içinden ben! 

Diyanetteki yüz yüze eğitime devam kararı için de sosyal medyadaki yorumlara baktım. “Onları Allah korur, virüs oralara girmez” diyen bazı ciddi, bazı gayrı ciddi yorumlar vardı. Yalnız ben okumayı öğrendikten beri öğretildiği şekilde tevekkül göremiyorum burada. Önce sen Allahın verdiği beyni kullanarak önlemini alacaksın ki, Allah seni koruyacak.

Yine neyse… 


Koronavirüsün neden olduğu Covid 19 hastalığına karşı geliştirilen aşılardan bazıları için gönüllü arayışları başlamış. Sağlık Bakanı’nın açıklamasına göre bir günde 20 bin kişi başvurmuş gönüllü olmak için. İnsanlık için güzel bir cesaret örneği. Ama yine yorumlarda gördüğüm kadarıyla insanların çoğunluğunda “güven” sorunu var. “Yönetim katındaki bazı kişiler aşı olmadan aşı olmam” diyen vardı mesela yorumlarda. Benim kafam yine karıştı dolayısıyla!

Neyse…


Anlayacağın kafam karışıktı bu hafta sevgili “Dünlük”… Seninle de paylaşmak istedim. Umarım önümüzdeki hafta daha güzel, daha umutlu haberleri, olayları paylaşırım seninle. Görüşmek üzere…


Not: O “neyse” yazdığım yerleri, istediğiniz şekilde doldurabilirsiniz.


* 21 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Tarihte bugün: Tarih tekerrür edip duruyor

Geçen haftayı sosyal medya üzerinden yapılan, “tashih ve anlam bozuklukları”yla dolu bir istifa metni ve ardından gelen medyanın “şimdi bu istifayı yayınlasak mı, yoksa yayınlamasak mı?” konulu ikilemleriyle geçirdik. İsimler önemli değil. O istifa ve sonuçlarıyla yüzleşme er ya da geç gerçekleşecek. Ama benim gündemim bu değil sevgili Dünlük.

Çoktandır, pandemi nedeniyle evden minimum çıkalı beri, bir haftayı tek bir gün gibi geçiriyorum. Ama kasım ayında bazı doğum günlerini kaçırmamak adına takvime bakar oldum.

Mesela bugün… 14 Kasım olduğunu öğrenince beni bir merak saldı. Acaba tarihte bugün neler olmuş diye… Öyle çok gözüme çarpan olaylar bulamadım beni ruhen etkileyen.

wikipedia’ya göre 1958 yılının 14 Kasım’ında Hukuk Profesörü Ragıp Sarıca “Gazetecilerin tevkif edildiği yerde demokrasi yoktur” demiş, bu da “tarihte bugün”e geçmiş.

Bunu okuyunca acaba bugün kaç gazeteci cezaevinde diye merak ettim. CPJ’nin (Gazetecileri Koruma Komitesi) rakamlarına göre dünyada en az 250 gazeteci tutuklu. Çin ve Türkiye başı çekiyor bu sayıda. Türkiye Gazeteciler Sendikası, Türkiye’de 72 gazeteci ve medya çalışanının cezaevinde olduğunu rapor etmiş.

Bütün bunları okuyunca içimde hiçbir şey yapma isteği kalmadığını hissettim. O iç sıkıntısıyla internette dolaşırken www.matematiksel.org sitesinde ilginç bir bilgiye rastladım.

“Hiçbir şeyin iyi hissettirmeme durumu”nun bir adı varmış: Anhedoni… Güzel bir örnek vermiş, “Şu anda kitap okumak istemiyorsunuzdur, hepsi bu. Ancak günler ve haftalar geçtikçe, enerjinizin düştüğü ve en sevdiğiniz hobilerinizden hiçbiriyle ilgilenmediğiniz daha fark edilir hale gelir. Artık hiçbir şeyin önemi yok gibidir” deniliyor.

Depresyon ve anskiyete gibi sorunlara benzese de farklı bir kategoride değerlendiriliyor anhedoni. 1896’da Fransız psikolog Theodule-Armand Ribot ortaya atmış ilk olarak bu terimi. “Kişinin normalde keyif aldığı davranışlardan artık zevk alamama” ile karakterize edilen psikolojik durum olarak tanımlanıyor.

Depresyon, şizofreni gibi diğer bazı psikolojik sorunlara eşlik edebildiği gibi Parkinson hastalığı gibi hastalıklara da işaret edebiliyormuş. Benim en çok dikkatimi çeken ‘yemeklerin tatsız olabileceği’ gibi fiziksel etkileri oldu. Covid 19’da da koku ve tat duyusunda kaybolma gibi etkilerin yer aldığı düşünülünce bu belirtilerin anhedoni ile karıştırılması da olası gibi…

Uzmanlara göre anhedoni beyin aktivitesindeki değişikliklerle ve “iyi hissetme” hormonu dopamin üretimiyle bağlantılı olabilirmiş.

Ben anhedoni’nin belirtilerini okuyunca tam da pandemi dönemine yakışacak bir rahatsızlık diye düşündüm. Virüs ve yalnızlık arasında yaşanan sıkışmışlık hissinin anhedoni’ye dönmesi pek de zor değil sanki.

Neyse… Bu kadar sıkıntı yeter. En sevdiğim şair Orhan Veli Kanık da 1950 yılında, 14 Kasım’da göçmüş bu dünyadan… Onun bir şiiriyle veda edeyim bugün de sana…

ANLATAMIYORUM

Ağlasam sesimi duyar mısınız,

Mısralarımda;

Dokunabilir misiniz,

Gökyaşlarıma, ellerinizle?

Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,

Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu

Bu derde düşmeden önce.

Bir yer var, biliyorum;

Her şeyi söylemek mümkün;

Epiyce yaklaşmışım, duyuyorum;

Anlatamıyorum

Nisan, 1940

* 14 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

İnsanın doğası değişmedikçe distopyalar gerçek olacak

İzmir’de 30 Ekim’de meydana gelen depremin ardından arama kurtarma çalışmalarıyla geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Küçük mucizelere tanık olsak da acılarla dolu bir haftaydı, öyle ki ‘iyiyim’ demeye utandım çoğu zaman.

Kendimi gündemden ya da kişisel nedenlerle kötü hissettiğimde kaçtığım tek yer kitaplar. Çoğunlukla da mutlu sonla bitenler tercihim. Ama bu aralar onu bile düzenli olarak okuyamadım, kendimi veremedim. O yüzden de istediğim hızda ilerleyemedim.

Bir süredir Edward Bellamy’nin yazdığı “Geriye Bakış-2000’den 1887’ye” kitabını okuyorum. Henüz başlardayım. Kitabın arka yüzünde “19. yüzyıla has romantik bir ütopya” yazıyor. Bence de öyle. Ama belki de şu sıralar en ihtiyacım olan ütopya hayalidir.


Kitabın kahramanı Julian West uyku sorunları olan bir adam. O yüzden hipnozla uyuyabiliyor ancak. Onun için de kendisine şimdinin sığınakları gibi özel bir oda hazırlatmış. 1887 yılında uyuduğunda işçilerle işverenler arasındaki sorunlar yüzünden satın aldığı evin uzun bir süre bitirilemeyeceği gerçeğiyle yüzleşmiş West. Bu yüzden de nişanlısıyla evlenmesi erteleniyor. Ve hipnotik uykusundan uyandığında 2000 yılında buluyor kendisini. Dr. Leete ve ailesi ona ev sahipliği yapıyor ve 2000 yılının Amerika Birleşik Devletleri’ni anlatıyor.

Ülke yepyeni bir devlet düzeniyle yönetiliyor. Demokratik ve eşit bir toplum kurulmuş.

1887’den gelen Bay West hükümetin işlevlerinin genişletilmesi karşısında şaşkın şekilde “Benim zamanımda hükümetin normal işlevlerinin, tam olarak söylemek gerekirse, barışı sürdürmek ve halkı ortak düşmana karşı korumakla, yani asker ve polis güçleriyle sınırlı olduğu düşünülürdü” diyor. Dr. Leete’in cevabı “gerçek olsa ne güzel olurdu” denecek cinsten…


“Sizin zamanınızda hükümetler, uluslararası en ufak bir yanlış anlamada vatandaşlarını askere alıp yüz binlercesini ölüme ve sakatlanmaya göndermeye, bu sırada da servetlerini su gibi harcamaya alışkındılar; çoğu kez de kurbanlara makul hiçbir çıkar sağlamaksızın… Artık hiç savaşmıyoruz ve hükümetlerimiz de birer savaş gücü değil; ama işlevlerinin, her yurttaşı açlığa, soğuğa ve çıplaklığa karşı korumak ve tüm fiziksel ve ruhsal gereksinimlerini karşılamak için ekonomiyi birkaç yıllık bir dönemde yönetmek olduğu varsayılıyor.”


Bay West doğal olarak “Ülkenin servet yaratan aygıtının kontrolünün politikacılara emanet edecek bir düzenlemeden daha kötü bir şey düşünemezdik. O zamanki partiler arasındaki ayak oyunları açısından, bu aygıttan sağlanacak maddi çıkarlar çok fazlaydı” diyor ve ekliyor: “Demek ki insan doğasının kendisi de epeyce değişmiş.”


Kitabı henüz bitirmedim ama anahtar sözcüğün bu olduğunu düşünüyorum. Dünyanın gelişmesi için insan doğasının değişmesi gerekiyor. Bencilliğiyle, “Bana dokunmayan yılan bin yaşasın” diyen ve yükselebilmek için diğer insanları sadece merdiven basamağı olarak gören egosuyla, günümüz insanının dünyayı güzel bir hale getirmesine imkan yok!


O yüzden de daha çok George Orwell’in yazdığı 1984 gibi “distopyaların” gerçekleştiğini görüyoruz. Küçük ölçekli de olsa, büyük ölçekli de olsa… O yüzden doğrular ve gerçekler tıpkı 1984’te 2 artı 2 eşittir 5 diye kabul ettirilmesi gibi yalanlanıyor. Çünkü yalancılar daha güçlü. Ve inananları daha fazla!

1984’ün kahramanı Winston’ın gizli günlüğüne yazdığı bir cümleyle bitireyim bu haftaki sayfamı: “Bilinçleninceye kadar asla başkaldırmayacaklar, ama başkaldırmadıkça da bilinçlenemezler.”


* Ütopya- Gerçekleştirilmesi imkansız tasarı veya düşünce. (TDK) Aslında olmayan, tasarlanmış ideal toplum. (Vikipedi)

* Distopya- Çoğunlukla ütopik bir toplum anlayışının anti-tezini tanımlamak için kullanılır. Distopik bir toplum, otoriter-totaliter bir devlet modeli ya da benzer bir başka baskıcı sistem altında karakterize edilir. Kelime ilk defa John Stuart Mill tarafından 19. yüzyılda kullanılmıştır. (Vikipedi)


* 07 Kasım 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Taş olmuş kalpleri deprem bile yıkamıyor

30 Ekim’de Ege’de Seferihisar açıklarında meydana gelen ve AFAD’ın 6.6, Kandilli Rasathanesi’nin ise 6.9 büyüklüğünde açıkladığı deprem yüzünden hüzünlü bir merhaba “Dünlük”. Ben yazının başına oturduğumda 28 can kaybı vardı, yedi kişi de yoğun bakımdaydı.

İstanbul’da bile hissedilen depremden dakikalar sonra yıkılan binaların videoları, fotoğrafları düşmeye başladı sosyal medya hesaplarına… Sonra umutlu bekleyişler o yıkıntıların başında. Depremden saatler sonra kurtarılan insanlarla sevinç gözyaşı dökerken, hayatlarını kaybedenler için, geride kalan aileleri için ağladım.

Her doğal afetten sonra ortaya çıkan karaktersizler burada da gecikmedi. Provokatif videolar, paylaşımlar yapanlar hakkında soruşturmalar başlatıldı. Ama benim bugüne kadarki tecrübelerime bakarak söyleyebilirim ki, ifadeleri alınıp serbest bırakılacaklar büyük ihtimalle. Hatta bazı yerlerde sırtları sıvazlanıp “İdare edin aslanım” denilip gönderilecekler. 

Ancak kendilerine yapıştırdıkları etiket her ne kadar “dindar” olsa da gerçek dinle ilgileri yok o kişilerin benim gözümde.

Öyle olsa Kuran’da, Bakara Suresi’nin 143. ayetinde geçen “Zira Allah insanlara karşı şefkatli ve merhametlidir”i bilirlerdi. Ya da yine Bakara Suresi’nin 11. ve12. ayetini: “Onlara: Yeryüzünde fesat çıkarmayın denildiği zaman, ‘Biz ancak ıslah edicileriz’ derler. Şunu bilin ki, onlar bozguncuların ta kendileridir, lakin anlamazlar.”

Ya da Hucurat Suresi’nin12. ayetini: “Ey İman edenler! Zannın çoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır. Birbirinizin kusurunu araştırmayın. Biriniz diğerinizi arkasından çekiştirmesin. Biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz. O halde Allah’tan korkun. Şüphesiz Allah, tevbeyi çok kabul edendir, çok esirgeyicidir.”

Velhasıl, dünden beri depremde hayatını, ailesini kaybedenlere ayrı üzülüyorum. Kalpleri taş olmuş, kibirleri yüzünden kendilerini Yaratıcının yerine koyup yargılamayı yapıp hükmü verenler için ayrı. Herkes kendi günahı ve sevabıyla verecek hesabını. 

O yüzden depremde hayatını kaybedenlere Allah’tan rahmet, ailelerine sabır diliyorum. Kötü niyetlerini irin gibi ortalığa saçan o kişileri de Allah’a havale ediyorum, kalplerini fesattan kurtarmaları dileğiyle...

* 31 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Kocaların fiziksel gücü yerine beyin gücünü kullanan kadınlar

Ekim ayının da üçte biri bitti ama hava hala hem güneşli hem sıcak. İşte yine öyle bir hafta sonundan sesleniyorum “Dünlük”… Geçen hafta gündem yine kalabalıktı: Covid 19 rakamlarının içinden çıkılmazlığı, grip aşısı olmak için hangi dereden su getirmek gerektiği herkesin en aklında kalanlardı büyük ihtimalle. Ama ben farklı bir konuya takıldım.

Özel olarak dinlemediğim için hiçbir şarkısını bilmediğim, daha çok sosyal medya hesaplarında yazdığı anlam ve imla bozukluklarına denk geldiğim Demet Akalın katıldığı bir televizyon programında şöyle demiş. Demiş diyorum çünkü TV izlemiyorum, onu da sosyal medyadaki haber sitelerinden birinde gördüm. “Bir gün arkadaşımla arabada giderken lastik patladı, takır takır jantın üstünde gidiyoruz. Durduk ve ben hemen kocamı aradım. Mesela o arayamadı. İnsan bir erkeğin gücünü istiyor.” 

Tahmin edersiniz ki yorum bombardımanına maruz kaldı. Kimi borçları yüzünden resmi olarak evliliğini sonlandırdığı için resmen bir “kocasının” bulunmadığını yazıyordu. Kimi de, erkeklerin fiziksel “gücü” için bulundurulması gereken bir “unsur” olmadığı şeklindeydi. Yorumlar bu minvalde gidiyordu. Son baktığımda Akalın herhangi bir yanıt yazmamıştı.


Sonra bugün instagramdaki başka bir yabancı sayfada ABD’li bir kadın oyuncunun kendisine gelen bir mesaj üzerine yazdığı yanıt gözüme çarptı. Pearl Harbor filminde oynayan Kate Beckinsale’e biri “You need a man” (Bir erkeğe ihtiyacın var) yazmış. Beckinsale de “Sana garanti ederim kimsenin bir erkeğe ‘ihtiyacı yok’. Gerçekte soru, isteyip istememek” diye yanıt vermiş. İki ayrı ülkenin gösteri dünyasından iki isim ve taban tabana zıt fikirler.

Demet Akalın’ın “Mesela o arayamadı” dediği, “kocasız” arkadaşının yerinde olmak istemezdim. Hoş ben zaten Demet Akalın gibi biriyle arkadaş da olmazdım ya, neyse… Kocası olmayınca eksik mi oluyor insan! Evet çünkü kadın bile olsak, öncelikle insanız!


Bir hayatı birlikte geçirebileceğimiz, hem iyi hem kötü hallerimizi paylaşacağımız insanı bulduğumuza inandığımız için bir erkekle birlikte yaşıyoruz, evleniyoruz. Bu adam ileride arabamın lastiği patladığında işe yarar, hatta arabayı servise de götürür, diye düşündüğümüz için değil. O zaten isteyerek yardım ediyorsa tamam. Ama bu “işlevleri” düşünülerek hayatına alacağın biri değil “koca”. 


Düşünüyorum da ben eşimi “Arabamın lastiği patladı” diye arasam, işlerinin arasında bu yüzden aradığım için önce fırça yer sonra da “Yol yardımı arasaydın ya” cevabını alırdım. Yıllar önce işe giderken trafik polisleri yol kapalı olduğu için bilmediğim bir yola yönlendirdiğinde kayboldum ve aradım, oradan biliyorum… 

İstanbul’un bilmediğim bir semtinde yön duygumu kaybettiğimde, sorduğum esnaf yüzüme bön bön baktığında beynimde bir ampul parladı. Hemen bir taksi çevirdim. Taksiye gitmek istediğim adresi bilip bilmediğini sordum. Bildiğini söyledi. “Tamam sen oraya doğru yola çık, arabamla seni takip edeceğim” dediğimde hep bu anı beklemiş taksicilerin gülümsemesi vardı yüzünde. Hani Amerikan filmlerinde olur ya “Öndeki arabayı takip et”… Bu biraz tersiydi, ama olsun.


Velhasıl, insan ihtiyacının durumuna göre çare üretiyor. Sırf o tür ayak işlerini görsün diye bir “koca”ya ihtiyaç yok. Hayatını iyisiyle kötüsüyle paylaşmak için, sevdiğin için evlenmeye tamam, ama sırf o ihtiyaç duyduğun fiziksel gücü bir gün senin üzerinde deneyebilecek bir adamla da kesişebilir yolun. O yüzden evlilikteki amaç “çıkarlar” değil, “birlikte bir ömür geçirmek, birlikte yaşlanmak” olmalı. İlle öyle son bulmasa da…


* 24 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Bu hafta huzuru “Gizli Bahçe”de buldum

Bir günde dört mevsimi bir arada yaşadığımız ve bir gün gibi geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Geçen hafta ülkedeki kötü olaylar, kötü kişiler yüzünden depresyon tarafından kovalanıyormuş gibi hissettiğimi yazmıştım hatırlarsan. Umarım okuyanlar da hatırlıyordur. Bu hafta depresyondan saklanacak bir “Gizli Bahçe” buldum. Önünden geçerken muhakkak uğradığım İş Bankası Yayınları’nda çıktı karşıma. Frances Hodgson Burnett’in yazdığı bir kitap “Gizli Bahçe”

Aslında bütün karakterlerinin çocuk olması nedeniyle çocuk kitabı olarak sayılsa da ben huzuru buldum bu kitabı okurken. Sadece üzüldüğümde ya da sinirlendiğimde değil, çok güzel duygular hissettiğimde de ağlarım. Bu kitapta da güzel duygular yüzünden ağladım. Ama bu daha çok bir rahatlama ağlamasıydı.

Ana karakter Marry Lennox Hindistan’daki ailesiyle yaşayan 8 yaşında bir kız. Annesi ve babası onunla ilgilenmiyor. Sadece maddi ihtiyaçlarını karşılıyor, manevi ihtiyaçlarını ise onu ve ailesini “sahip” olarak gören Ayah karşılıyor. Sevgiden habersiz, şımarık, bencil, hatta şiddetten kaçınmayan bir kız Mary. Annesi onunla o kadar ilgisiz ki, anne demeyi bilmez, o da diğerleri gibi “Memsahip” der. Bütün köyle birlikte ailesi de koleradan öldüğünde İngiltere’ye bir akrabasının yanına getirilir Marry. Bu şımarık, bencil, sıska kızı gözden uzak tuttukları müddetçe her ihtiyacını karşılayacaktır o akraba. Bu kilitli odaları ve bahçeleri olan, uzaktan ağlama ve çığlık sesleri gelen büyük evde Marry, hem kendisini hem gizemli bir bahçeyi keşfedecektir. Bir de annesi öldükten sonra hastalıklı ve sakat olduğu gerekçesiyle gözden uzakta tutulan kuzeni Colin’i…

Konusu özetle böyle. Ama içinde öyle güzel bir gelişim öyküsü var ki, değme kişisel gelişim kitaplarının yapamadığını yaptı bana. Huzuru gösterdi.

“Elbette dünyada sayısız Sihir olmalı ama insanlar bunun neye benzediğini veya nasıl yapılacağını bilmiyor. Belki de başlangıç, güzel şeyler meydana gelinceye kadar güzel şeyler olacağını söylemektir sadece”… Altını çizdim bu cümlenin. Belki de bizler güzel şeyler olacağını söylemeyi bıraktık. Kötü şeyler olmasın diye dua ederken bir yandan da gözümüzü korkuyla kapatıp kötü şeylerin olmasını bekledik. O yüzden de güzel şeyler terk etti dünyayı…

Kitapta bir bölümün daha altını çizdim: 

Bir şeyi tekrar tekrar söyleyerek ve zihnine sonsuza dek yerleşene kadar düşünerek öğreniyorsun, sanırım Sihir için de aynısı olacaktır. Onu size gelmesi ve yardım etmesi için sürekli çağırırsanız bir parçanız olacak, yanınızda kalacak ve işini yapacaktır.”

1911 yılında yazılmış bir kitap “Gizli Bahçe”… Birçok kez tiyatroya ve filme de aktarılmış. Ben kendi hayal gücümdeki bahçeyi kaybetmemek adına filmini seyretmeme kararı aldım. En azından uzunca bir süre…

Eğer çocuklarınız varsa muhakkak okutun. Hatta kendiniz de okuyun. Hayal gücünüzün genişlediğini, içinizin umutla dolduğunu hissedeceksiniz. Yine kitaptan bir cümleyle bitireyim yazıyı:

“Üzücü veya kötü bir düşüncenin zihninize girmesine izin vermek, kızıl mikrobunun vücudunuza girmesine izin vermek kadar tehlikelidir. İçinize girdikten sonra orada kalmasına izin verirseniz, yaşadığınız sürece ondan asla kurtulamayabilirsiniz.”


* 17 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Siz de depresyon kovalıyor gibi hissediyor musunuz?

Bugün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü imiş sevgili “Dünlük”… Hafta boyunca hastalıklar, ölümler, cinayetler, tecavüzler, kötüye giden eğitim sistemi, kötüye giden ekonomik durum haberlerinden sonra ne kadar sağlam kaldıysa o ruh halimden merhaba…

Yaşar Kemal İnce Memed’de “Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir” demiş. Ben de yıllardır hem gerçek gündemdeki, hem kendi hayat gündemimdeki “sorun”larımı konuşarak azaltanlardan(d)ım. Ancak pandeminin de etkisiyle artık yüz yüze iletişimim daha az. Olan da genelde bir ekran üzerinden -ki bana aynı duyguları vermiyor-. Telefonla iletişime devam etsem de mimiklerin verdiği rahatlatmayı kaçırmış oluyorum.


O yüzden bu aralar her ne kadar gündemden haberim olsa da onlarla ilgili yorumları okumaktan en azından kaçınıyorum. Belki saçma gelecek ama sonu “mutlu” biten şeyler okumaya çalışıyorum. Ya da en azından umut aşılayan. Günlüğümü yazmaya devam ediyorum. Minicik de olsa iyi şeyleri ön plana çıkararak.

Seyrettiğim şeyleri de değiştirdim. Her ne kadar güzel olsa da gerçek hayattan esinlenen o dizileri izlemiyorum artık mesela. Daha kısa, belki o an için de olsa güldüren, gülümseten şeyleri seçiyorum. Belki kısa süreli gülümsemeler bunlar ama onu da yapmazsam iyice depresyona gireceğim gibi geliyor. 


Bugün instagramdaki bir psikoterapistin sayfasında gördüm “Depresyon özünde bir kusur olduğuna inanan kişinin o kusuru bulduğunu zannetmesidir” diyordu. Geçmişte yaşadığım depresyon dönemlerini düşündüğümde gerçekten de olaylardan çok onlar yüzünden duyduğum suçluluk duygusu daha ağır basıyordu şimdi uzaktan baktığımda. 

Bugün dünyada ve ülkemizde yaşanan kötü şeyler için de depresyona girmeye başlamam an meselesi çünkü elimden bir şey gelmediği için suçluluk duyuyorum. İyi olmaya çalışıyorum. Ya da şöyle diyeyim “kötü olmamaya” çalışıyorum. Ama bu kötüleri, kötülükleri azaltmaya yetmiyor. 


Kötüleri, suçluları hukuken cezalandırması gerekenler -artık neye göre karar veriyor bilmiyorum ama vicdanlarının sesi olmadığı kesin-, onlar suçluluk duymuyor mu mesela diye düşünüyorum. Ben sade bir birey olarak suçluluk yüzünden depresyona girmeye bu kadar meyilliyken…


Bugün karamsar bir paylaşım oldu farkındayım ama burası da benim için bir çeşit paylaşma aracı. Umarım önümüzdeki hafta güzel haberleri, güzel duyguları paylaşırız. Ruh sağlığımız için bir nebze de olsa “umut” aşılayan.


* 10 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.