13 Aralık 2020 Pazar

Kocaların fiziksel gücü yerine beyin gücünü kullanan kadınlar

Ekim ayının da üçte biri bitti ama hava hala hem güneşli hem sıcak. İşte yine öyle bir hafta sonundan sesleniyorum “Dünlük”… Geçen hafta gündem yine kalabalıktı: Covid 19 rakamlarının içinden çıkılmazlığı, grip aşısı olmak için hangi dereden su getirmek gerektiği herkesin en aklında kalanlardı büyük ihtimalle. Ama ben farklı bir konuya takıldım.

Özel olarak dinlemediğim için hiçbir şarkısını bilmediğim, daha çok sosyal medya hesaplarında yazdığı anlam ve imla bozukluklarına denk geldiğim Demet Akalın katıldığı bir televizyon programında şöyle demiş. Demiş diyorum çünkü TV izlemiyorum, onu da sosyal medyadaki haber sitelerinden birinde gördüm. “Bir gün arkadaşımla arabada giderken lastik patladı, takır takır jantın üstünde gidiyoruz. Durduk ve ben hemen kocamı aradım. Mesela o arayamadı. İnsan bir erkeğin gücünü istiyor.” 

Tahmin edersiniz ki yorum bombardımanına maruz kaldı. Kimi borçları yüzünden resmi olarak evliliğini sonlandırdığı için resmen bir “kocasının” bulunmadığını yazıyordu. Kimi de, erkeklerin fiziksel “gücü” için bulundurulması gereken bir “unsur” olmadığı şeklindeydi. Yorumlar bu minvalde gidiyordu. Son baktığımda Akalın herhangi bir yanıt yazmamıştı.


Sonra bugün instagramdaki başka bir yabancı sayfada ABD’li bir kadın oyuncunun kendisine gelen bir mesaj üzerine yazdığı yanıt gözüme çarptı. Pearl Harbor filminde oynayan Kate Beckinsale’e biri “You need a man” (Bir erkeğe ihtiyacın var) yazmış. Beckinsale de “Sana garanti ederim kimsenin bir erkeğe ‘ihtiyacı yok’. Gerçekte soru, isteyip istememek” diye yanıt vermiş. İki ayrı ülkenin gösteri dünyasından iki isim ve taban tabana zıt fikirler.

Demet Akalın’ın “Mesela o arayamadı” dediği, “kocasız” arkadaşının yerinde olmak istemezdim. Hoş ben zaten Demet Akalın gibi biriyle arkadaş da olmazdım ya, neyse… Kocası olmayınca eksik mi oluyor insan! Evet çünkü kadın bile olsak, öncelikle insanız!


Bir hayatı birlikte geçirebileceğimiz, hem iyi hem kötü hallerimizi paylaşacağımız insanı bulduğumuza inandığımız için bir erkekle birlikte yaşıyoruz, evleniyoruz. Bu adam ileride arabamın lastiği patladığında işe yarar, hatta arabayı servise de götürür, diye düşündüğümüz için değil. O zaten isteyerek yardım ediyorsa tamam. Ama bu “işlevleri” düşünülerek hayatına alacağın biri değil “koca”. 


Düşünüyorum da ben eşimi “Arabamın lastiği patladı” diye arasam, işlerinin arasında bu yüzden aradığım için önce fırça yer sonra da “Yol yardımı arasaydın ya” cevabını alırdım. Yıllar önce işe giderken trafik polisleri yol kapalı olduğu için bilmediğim bir yola yönlendirdiğinde kayboldum ve aradım, oradan biliyorum… 

İstanbul’un bilmediğim bir semtinde yön duygumu kaybettiğimde, sorduğum esnaf yüzüme bön bön baktığında beynimde bir ampul parladı. Hemen bir taksi çevirdim. Taksiye gitmek istediğim adresi bilip bilmediğini sordum. Bildiğini söyledi. “Tamam sen oraya doğru yola çık, arabamla seni takip edeceğim” dediğimde hep bu anı beklemiş taksicilerin gülümsemesi vardı yüzünde. Hani Amerikan filmlerinde olur ya “Öndeki arabayı takip et”… Bu biraz tersiydi, ama olsun.


Velhasıl, insan ihtiyacının durumuna göre çare üretiyor. Sırf o tür ayak işlerini görsün diye bir “koca”ya ihtiyaç yok. Hayatını iyisiyle kötüsüyle paylaşmak için, sevdiğin için evlenmeye tamam, ama sırf o ihtiyaç duyduğun fiziksel gücü bir gün senin üzerinde deneyebilecek bir adamla da kesişebilir yolun. O yüzden evlilikteki amaç “çıkarlar” değil, “birlikte bir ömür geçirmek, birlikte yaşlanmak” olmalı. İlle öyle son bulmasa da…


* 24 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Bu hafta huzuru “Gizli Bahçe”de buldum

Bir günde dört mevsimi bir arada yaşadığımız ve bir gün gibi geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Geçen hafta ülkedeki kötü olaylar, kötü kişiler yüzünden depresyon tarafından kovalanıyormuş gibi hissettiğimi yazmıştım hatırlarsan. Umarım okuyanlar da hatırlıyordur. Bu hafta depresyondan saklanacak bir “Gizli Bahçe” buldum. Önünden geçerken muhakkak uğradığım İş Bankası Yayınları’nda çıktı karşıma. Frances Hodgson Burnett’in yazdığı bir kitap “Gizli Bahçe”

Aslında bütün karakterlerinin çocuk olması nedeniyle çocuk kitabı olarak sayılsa da ben huzuru buldum bu kitabı okurken. Sadece üzüldüğümde ya da sinirlendiğimde değil, çok güzel duygular hissettiğimde de ağlarım. Bu kitapta da güzel duygular yüzünden ağladım. Ama bu daha çok bir rahatlama ağlamasıydı.

Ana karakter Marry Lennox Hindistan’daki ailesiyle yaşayan 8 yaşında bir kız. Annesi ve babası onunla ilgilenmiyor. Sadece maddi ihtiyaçlarını karşılıyor, manevi ihtiyaçlarını ise onu ve ailesini “sahip” olarak gören Ayah karşılıyor. Sevgiden habersiz, şımarık, bencil, hatta şiddetten kaçınmayan bir kız Mary. Annesi onunla o kadar ilgisiz ki, anne demeyi bilmez, o da diğerleri gibi “Memsahip” der. Bütün köyle birlikte ailesi de koleradan öldüğünde İngiltere’ye bir akrabasının yanına getirilir Marry. Bu şımarık, bencil, sıska kızı gözden uzak tuttukları müddetçe her ihtiyacını karşılayacaktır o akraba. Bu kilitli odaları ve bahçeleri olan, uzaktan ağlama ve çığlık sesleri gelen büyük evde Marry, hem kendisini hem gizemli bir bahçeyi keşfedecektir. Bir de annesi öldükten sonra hastalıklı ve sakat olduğu gerekçesiyle gözden uzakta tutulan kuzeni Colin’i…

Konusu özetle böyle. Ama içinde öyle güzel bir gelişim öyküsü var ki, değme kişisel gelişim kitaplarının yapamadığını yaptı bana. Huzuru gösterdi.

“Elbette dünyada sayısız Sihir olmalı ama insanlar bunun neye benzediğini veya nasıl yapılacağını bilmiyor. Belki de başlangıç, güzel şeyler meydana gelinceye kadar güzel şeyler olacağını söylemektir sadece”… Altını çizdim bu cümlenin. Belki de bizler güzel şeyler olacağını söylemeyi bıraktık. Kötü şeyler olmasın diye dua ederken bir yandan da gözümüzü korkuyla kapatıp kötü şeylerin olmasını bekledik. O yüzden de güzel şeyler terk etti dünyayı…

Kitapta bir bölümün daha altını çizdim: 

Bir şeyi tekrar tekrar söyleyerek ve zihnine sonsuza dek yerleşene kadar düşünerek öğreniyorsun, sanırım Sihir için de aynısı olacaktır. Onu size gelmesi ve yardım etmesi için sürekli çağırırsanız bir parçanız olacak, yanınızda kalacak ve işini yapacaktır.”

1911 yılında yazılmış bir kitap “Gizli Bahçe”… Birçok kez tiyatroya ve filme de aktarılmış. Ben kendi hayal gücümdeki bahçeyi kaybetmemek adına filmini seyretmeme kararı aldım. En azından uzunca bir süre…

Eğer çocuklarınız varsa muhakkak okutun. Hatta kendiniz de okuyun. Hayal gücünüzün genişlediğini, içinizin umutla dolduğunu hissedeceksiniz. Yine kitaptan bir cümleyle bitireyim yazıyı:

“Üzücü veya kötü bir düşüncenin zihninize girmesine izin vermek, kızıl mikrobunun vücudunuza girmesine izin vermek kadar tehlikelidir. İçinize girdikten sonra orada kalmasına izin verirseniz, yaşadığınız sürece ondan asla kurtulamayabilirsiniz.”


* 17 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Siz de depresyon kovalıyor gibi hissediyor musunuz?

Bugün 10 Ekim Dünya Ruh Sağlığı Günü imiş sevgili “Dünlük”… Hafta boyunca hastalıklar, ölümler, cinayetler, tecavüzler, kötüye giden eğitim sistemi, kötüye giden ekonomik durum haberlerinden sonra ne kadar sağlam kaldıysa o ruh halimden merhaba…

Yaşar Kemal İnce Memed’de “Konuşan insan, öyle kolay kolay dertten ölmez. Bir insan konuşmadı da içine gömüldü müydü, sonu felakettir” demiş. Ben de yıllardır hem gerçek gündemdeki, hem kendi hayat gündemimdeki “sorun”larımı konuşarak azaltanlardan(d)ım. Ancak pandeminin de etkisiyle artık yüz yüze iletişimim daha az. Olan da genelde bir ekran üzerinden -ki bana aynı duyguları vermiyor-. Telefonla iletişime devam etsem de mimiklerin verdiği rahatlatmayı kaçırmış oluyorum.


O yüzden bu aralar her ne kadar gündemden haberim olsa da onlarla ilgili yorumları okumaktan en azından kaçınıyorum. Belki saçma gelecek ama sonu “mutlu” biten şeyler okumaya çalışıyorum. Ya da en azından umut aşılayan. Günlüğümü yazmaya devam ediyorum. Minicik de olsa iyi şeyleri ön plana çıkararak.

Seyrettiğim şeyleri de değiştirdim. Her ne kadar güzel olsa da gerçek hayattan esinlenen o dizileri izlemiyorum artık mesela. Daha kısa, belki o an için de olsa güldüren, gülümseten şeyleri seçiyorum. Belki kısa süreli gülümsemeler bunlar ama onu da yapmazsam iyice depresyona gireceğim gibi geliyor. 


Bugün instagramdaki bir psikoterapistin sayfasında gördüm “Depresyon özünde bir kusur olduğuna inanan kişinin o kusuru bulduğunu zannetmesidir” diyordu. Geçmişte yaşadığım depresyon dönemlerini düşündüğümde gerçekten de olaylardan çok onlar yüzünden duyduğum suçluluk duygusu daha ağır basıyordu şimdi uzaktan baktığımda. 

Bugün dünyada ve ülkemizde yaşanan kötü şeyler için de depresyona girmeye başlamam an meselesi çünkü elimden bir şey gelmediği için suçluluk duyuyorum. İyi olmaya çalışıyorum. Ya da şöyle diyeyim “kötü olmamaya” çalışıyorum. Ama bu kötüleri, kötülükleri azaltmaya yetmiyor. 


Kötüleri, suçluları hukuken cezalandırması gerekenler -artık neye göre karar veriyor bilmiyorum ama vicdanlarının sesi olmadığı kesin-, onlar suçluluk duymuyor mu mesela diye düşünüyorum. Ben sade bir birey olarak suçluluk yüzünden depresyona girmeye bu kadar meyilliyken…


Bugün karamsar bir paylaşım oldu farkındayım ama burası da benim için bir çeşit paylaşma aracı. Umarım önümüzdeki hafta güzel haberleri, güzel duyguları paylaşırız. Ruh sağlığımız için bir nebze de olsa “umut” aşılayan.


* 10 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Bazı doktorları mumla arayacağız gibi görünüyor

Bir gün gibi hızlı geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”. Bu hafta yine en çok pandemi ve onunla ilgili haberler yazıldı çizildi. Ben de oradan ilham aldım bu haftaki yazımı…

Hemen her çocuğa küçüklüğünde “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorulmuştur ve cevaplar arasında “doktor” şıkkı çoğunluktadır. Özellikle de pandemi döneminde bir yandan kıymetlerini daha fazla anlar olduk doktorların, ama bir yanda bu meslek grubuna saldırılar arttı.

Geçen yıl bir tanıdığın üniversite sınavına giren oğlu “Mühendis olup aç mı kalacağım, doktor olacağım tabii” demişti. Sonuç ne oldu bilmiyorum. Kazandı mı, kazanamadı mı? Ama doktor olmak için “para” kriterinden çok “hayat kurtarma amacı”, “insan sevgisi” gerekiyor gibi gelmiştir bana hep. O yüzden cevabına şaşırmıştım.

TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) 2020 1. Dönem yerleştirme sonuçları açıklandı geçtiğimiz günlerde. ÖSYM’nin yayınladığı puan listesine göre, ilk 100 kişiden 40’ı Deri ve Zührevi Hastalıkları alanını seçerken, 16 kişi ise Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi alanını tercih etmiş. Üçüncü tercih edilen branş 13 kişiyle Radyoloji olmuş.

100 kişiden 7’si Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanını, 5’i Göz Hastalıklarını, 4’ü Radyasyon Onkolojisini, 3’ü Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları ve Tıbbi Genetik alanını, 2’si ise Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığını uzmanlık alanı olarak seçmiş.

Nöroloji, Kalp ve Damar Cerrahi, Tıbbi Biyokimya, Kardiyoloji, Nükleer Tıp, Tıbbi Patoloji ve Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ana branşlarına ise yalnızca 1 hekim yerleşmiş.

İlk yüzde eskinin gözde branşı jinekoloji, dahiliye ve çocuk branşlarının olmaması dikkat çekiyor.

Haberin yazıldığı medikal haber sitesinde genellikle doktorlar ya da doktor adaylarının yazdığı yorumlar vardı.

O yorumlardan birinde özel sektörde ya da muayenehanede çalışılabilecek branşların seçildiği yazıyor. Şöyle devam ediyor yorum: “Değişen toplum değerlerinin bir sonucu bu. Mesleğe, emeğe ve hekime saygı, takdir, sevgi minnet kalmayıp hakaret tehdit, dayak, şiddet ön plana geçince geriye tek somut değer kaldı: Para.”

Bir başka doktorun yorumu ise “Döner sermaye yönetmeliği ve malpraktis mevzuatı bir an önce değişmelidir. Böyle giderse ülke beyin cerrahı, kadın doğum uzmanı, genel cerrah, göğüs cerrahı bulamayacak” şeklinde.

Facebook’taki yorumlarda da doktorlar ya da doktor adayları “hasta yakınlarından gördükleri şiddet”, “İnternetten okuduklarıyla doktordan çok biliyorum tavrındaki hastalar” nedeniyle bazı bölümlerin tercih edilmediğini söylerken “hasta” adayları doktorları “parayı tercih etmekle”, “kolayı seçmekle” suçluyor. İleride o seçilmeyen branşlardan doktorlara kendilerinin de ihtiyaç duyacaklarını hatırlatıyorlar. 

Bu iki ucu sivri bir bıçak. Doktorlara maddi ve manevi hak ettiklerini vermeyen sistem ve hastalar bir yanda, sağlık hizmetlerinden yeterince faydalanmadığını düşünen hastalar bir yanda… Sistem düzelir mi bilmiyorum ama ileride o “tercih edilmeyen” branşlar için yurtdışından hekim ithal etmek zorunda kalmayız inşallah diyerek bitiriyorum.

Sağlıkla kalın.

* 03 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Suyun formülü belli de yapması imkansız!

Sıcak bir eylül hafta sonundan merhaba “Dünlük”… Geçen hafta okuduğum onca “umutsuz edici” haberden biri var ki beni resmen depresyona soktu: “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) verdiği bilgiye göre 22 Eylül itibariyle kentin barajlarındaki doluluk oranı yüzde 39.90 olarak ölçüldü. Alibeyköy Barajı’ndaki doluluk oranı yüzde 21.10 olarak kayıtlara geçti.”

80’lerin sonlarında yaşadığımız susuzluk günleri film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti ister istemez. Üniversiteye gittiğim yıllar. Yağmur az yağıyor. Barajlarda su kalmamış. Suyu belirli günlerde belirli saatler arası veriyorlar. O zamanlar şimdiki gibi SMS’ler sosyal medya hesapları da yok. Önce bir dedikodu olarak kulaktan kulağa başlıyor “Su geliyormuş” haberi… Eve o saatlerde yetiştin yetiştin. Yoksa kaçırıyorsun suyu. Evin her yeri, su geldiğinde doldurulan kova ve plastik kaplarla dolu. Plastik depo yaptıranlar daha şanslı.

İşte o günler gözümde bir bir canlandı. Ya yine susuz kalırsak korkusu… İşin kötüsü Covid 19 yüzünden su daha çok tüketiliyor şu son 6 aydır. Salgın azalıp bitse bile bu alışkanlık değişmeyecek gibi görünüyor.

Yeryüzünün yüzde 71’i suyla, yani denizlerle kaplı olduğu halde susuzluk, dünyayı bekleyen en büyük tehlike. Çünkü deniz suyu çok olsa da tatlı su oranı çok az. Doğayı katleden insanoğlu sayesinde daha da azalıyor. Artık yağmurlar da değişti. Ya hiç yağmıyor ya da yağdı mı sel olup her şeyi silip süpürüyor.

H2O… İlkokuldan beri ezbere bildiğimiz formül. Suyun formülü. Ne güzel, içinde ne olduğunu biliyoruz. Üstelik hidrojen dünyadaki en basit elementlerden birisi ama buna rağmen ne yazık ki laboratuvar ortamında üretemiyoruz. 

İnternette araştırırken www.olaganustukanitlar.com diye bir siteye denk geldim. Resmi bilimsel bilgiler olmadığının altını çizeyim. Ancak kaynaklarda bilimsel siteler mevcuttu. O kaynaklara girip kontrol etmedim ancak bilgiler çok da yabana atılacak gibi değil. Okuduğuma göre, bu iki elementin bir araya gelmesi çok büyük bir enerji bariyeri ortaya çıkarıyor. 

Hidrojen yüksek yanıcılıkta bir gaz, oksijen de hidrojeni yanma konusunda destekliyor. Böylece çok büyük miktarda bir enerji açığa çıkıyor.

1937 yılında yaşanan zeplin faciası (Hindenburg Felaketi olarak bilinen) buna en iyi örnekmiş. Dört dizel motorla çalışan büyük zeplin Almanya’dan Amerika’ya uçuşu sırasında statik elektrik birikmesi sonucu alev almış. Havadaki oksijen, zeplindeki hidrojenle çok hızlı bir reaksiyona girince ölümcül bir patlamaya neden olmuş. Büyük patlamanın sonucunda su ortaya çıkmış. Ancak 36 yolcu ve 27 mürettebatın hayatını kaybettiği bu kaza sonrası zeplin ile yolculuk fikri tarihin tozlu sayfalarına kaldırılmış.

Diyeceğim o ki suyu oluşturan elementleri bildiğimiz halde suyu yapay ortamda elde etmemiz imkansıza yakın. Yağmur duaları da pek bir işe yaramıyor gibi görünüyor. O zaman elimizdeki suyu en verimli şekilde kullanmamız şart. Boşa akan her musluğu kapatmak, vanası bozulup damla damla da olsa boşa akıtan muslukları tamir ettirmek, çamaşır yıkarken tek bir parça için makineyi çalıştırmamak, bulaşığı elde değil, biriktirerek makinede yıkamak aklıma gelen ilk çareler. Daha da bulunabilir. 

Bu dünya hem bizim yuvamız, hem de torunlarımıza bırakacağımız bir emanet. Bulduğumuz gibi değil, daha iyi bırakmamız şart. Yoksa bir şekilde dünya bizi bırakacak!


* 26 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Daldan dala atlayan bir dertleşme yazısı

Güneşli ama serin bir hafta sonundan merhaba sevgili “Dünlük”… “Biz bitti demeden yaz bitmez” söylemleriyle yazı uzatmaya çalışsak da sonbahar kapıda… Ben kış çocuğuyum diye mi bilmem sonbaharı ve kışı daha çok severim. Hele evdeysem, kitabım ve kahvem varsa yağmur manzarası eşliğinde oturmak en sevdiğim şey.

Sonbaharın gelişiyle doğanın renkleri pastelleşirken pandemiye rağmen değişimler de sürüyor. Mesela her ne kadar eğlence sektörü salgından en çok etkilenen sektör olsa da diziler tam hız devam ediyor! Yeni yayın dönemiyle birlikte dizilerin yeni sezon bölümleri başladı. Bazı kanallar da çok iddialı dizilerle merhaba dedi yeni yayın dönemine.

Dizi izlemeyi sevmiyorum. Daha doğrusu yayın saatini doldurmak için güzel başlayan senaryoların nasıl saçmaladığını göreli beri bıraktım dizi izlemeyi. Ancak internetten final sezonu yapmış dizileri izliyorum. Çoğu da yabancı ve polisiye diziler. Tercih meselesi.

İkinci Bahar’dan sonra hiçbir yerli diziyi tamamiyle izlemedim. Bazısına başladım, beş altı bölüm sonra bıraktım. (Ufak Tefek Cinayetler) Bazısını ara ara izledim (İçerde).

TRT’nin Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” adlı kitabından esinlenerek çektiği “Masumlar Apartmanı”nı öncelikle TRT’de olduğu için izlemem diyordum. Ama salı gecesi yapacak başka bir şey bulamayınca bir bakayım dedim.

Temizlik hastası bir abla, onun kendine kurban seçip kendine benzetmeye çalıştığı kız kardeş, onların arasında ne kadar olabilirse o kadar normal kalmaya çalışmış bir erkek kardeş, temizlik hastalığının getirisi astımla o evde sağlıklı bir ruh halinde kalmaya çalışan en küçük kız kardeş. Bir de şeker hastası ve pasif bir baba…

İzlerken kalbim sıkışmadı değil. (Temizlik hastası ablanın boşa harcadığı suları izlerken en çok da…) Ablanın anılarından anladığımız kadarıyla her şeyin sorumlusu despot ve temizlik hastası bir anne. Ancak benim takıldığım nokta, eşinin o halini, çocuklarını nasıl etkilediğini görmeyen, görmezden gelen babanın durumu. Nasıl vücudumuzda bir yerimiz ağrıyınca doktora gidiyorsak, ruhumuz da ara ara hastalanabiliyor. Bu durumda çare arıyoruz, doktora gidiyoruz. Çoğu kişi için (okumuş, belirli bir kültür seviyesine sahip kişiler için bile) psikiyatra, psikoloğa gitmek “delilerin işi” olsa da, düzelmek istiyorsak gitmek gerekiyor. O baba eşini, hadi onun için çok geç kaldı diyelim, çocuklarını zamanında bir psikiyatra götürse belki hepsi kurtulacaktı. (Ama tabii o zaman dizi olmayacaktı:)

Corona virüsü salgını nedeniyle evlere kapandığımız o ilk günlerde, salgın tamamen bittiğinde psikolojik bazı rahatsızlıkların başgöstereceğini düşünüyordum. Hala da düşüncem aynı yönde. Virüsten kurtulmak için temizlik şart tabii ama abartıldığında Obsesif Kompulsif Bozukluğa kadar gidebileceğini unutmamak lazım. Sosyalleşme neredeyse bitme noktasına geldiği için yalnızlık da bir süre sonra insanları etkilemeye başlayacak. Her ne kadar Özdemir Asaf “Yalnızlık paylaşılmaz… Paylaşılsa yalnızlık olmaz” dese de yalnızlık hissini güzel şeylerle ikame etmek lazım. Telefonda bile olsa dost sohbetleriyle (Tabii karşılıklı istemek şartıyla), kendinize yakın hissedeceğiniz kitap karakterleriyle belki… Ya da hoşa giden birkaç hobi… Yazmak, yazarak paylaşmak iyi hissettiriyor mesela bana. Bugün yazdıklarım biraz daldan dala atlamak gibi olsa da…

Her zaman iyi hissetmek dileğiyle…

* 19 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Baş ağrısının nedeni bazen fiziksel değil “çarpık zihniyet”e tepki olabilir!

Baş ağrısıyla geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Pazartesinden beri istisnasız baş ağrısı ile uyandım, baş ağrısıyla uyudum. İlaçlarla sadece şiddeti azaldı. Ama ilacın etkisi geçtiği andan itibaren ense kökümden göz yuvarlarıma kadar varan bir baş ağrısı. Bazen soldan vuruyor, bazen sağdan. Gözlerimi çekip çıkarma isteği uyandırıyor çoğu zaman.

Yıllardır bu kadar uzun süreli baş ağrım olmamıştı. Sosyal medyaya göre, gökyüzündeki yıldızların açıları bile baş ağrısına neden oluyor. Hava da gergin ne zamandır. Basıncın etkisi de olabilir. Ya da her gün okuduğumuz birbirinden kötü, umudu öldürücü haberlerin etkisi çıkmaya başladı. Onun yarattığı gerginliğin bir sonucu.

Bugün okuduğum bir haber de baş ağrımın şiddetini artırdı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk demiş ki, “Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir.” Yalansız, cümleyi iki, üç kere okudum. Ne demek istiyor diye. Yorumlarda “Türkçe altyazısı olsaydı keşke” diyenlere de katılmadım değil. Haberin içini okuyayım belki anlarım dedim. Okudukça Türkçenin bu kadar kötü kullanılmasına ayrı üzüldüm, zihniyetteki çarpıklığa ayrı…

Bakan Selçuk, “İçişleri Bakanlığı verilerini esas alıyoruz. Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir. Her intihar kadın cinayeti değildir. Her şüpheli ölüm de kadın cinayeti değildir. Bazı internet siteleri intiharları kadın cinayetlerine katıyorlar. Bu konuda dikkatli olmak lazım” diyor ekliyor: “Basın mensuplarımıza önerim İçişleri Bakanlığımızı esas almasıdır.”

Benim ve bazı yorumlara bakılırsa birçok kişinin bu konuşmadan anladığı şu: Her kadın cinayeti aynı değil. Bazı kadınlar yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla ölmeyi hak ediyor! Eğer bakan bunları demek istemiyorsa sorun yine de vahim. O zaman demektir ki, anlatmak istediğini anlatacak kadar bile dile hakim değil. Tabii buna inanmak biraz Pollyannacılık olur.

Zaten kadına şiddet uygulayan, alenen tehdit edenler, tehditlerini gerçekleştirip öldürenler mahkemede kravat taktı diye, takım elbise giydi diye hakimin takdirini kazanıyor! Ya da öldürdükleri kişinin arkasından atıp tutuyor, şöyle hakaret etti, böyle erkekliğime sövdü vs. Nasılsa o kişi kalkıp kendini savunamayacak. Hele bir de cinayeti işleyen ya da onların ailesi sosyal medya profillerine belirli kişilerin fotoğrafını koyunca, “Hamili kart yakınımdır” der gibi, hakimler cezayı azalttıkça azaltıyor. Ya da bir af çıkıveriyor, yine topluma karışıyorlar. Yine onlara göre hayatlarındaki kadınlar “ölmeyi hak ediveriyor”, yine ellerini kana buluyorlar!

Ama atalarımızın dediği gibi balık baştan kokuyor! Yönetim katında, yetkili olan kişilere göre de bazı kadınların ölümü “kadına yönelik şiddet” değilse, onlar ne yapsın, değil mi ama!!!

Başınızı ağrıtmayacak haberlerle dolu bir gün diliyorum.

* 12 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.