13 Aralık 2020 Pazar

Bazı doktorları mumla arayacağız gibi görünüyor

Bir gün gibi hızlı geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”. Bu hafta yine en çok pandemi ve onunla ilgili haberler yazıldı çizildi. Ben de oradan ilham aldım bu haftaki yazımı…

Hemen her çocuğa küçüklüğünde “Büyüyünce ne olmak istiyorsun?” diye sorulmuştur ve cevaplar arasında “doktor” şıkkı çoğunluktadır. Özellikle de pandemi döneminde bir yandan kıymetlerini daha fazla anlar olduk doktorların, ama bir yanda bu meslek grubuna saldırılar arttı.

Geçen yıl bir tanıdığın üniversite sınavına giren oğlu “Mühendis olup aç mı kalacağım, doktor olacağım tabii” demişti. Sonuç ne oldu bilmiyorum. Kazandı mı, kazanamadı mı? Ama doktor olmak için “para” kriterinden çok “hayat kurtarma amacı”, “insan sevgisi” gerekiyor gibi gelmiştir bana hep. O yüzden cevabına şaşırmıştım.

TUS (Tıpta Uzmanlık Sınavı) 2020 1. Dönem yerleştirme sonuçları açıklandı geçtiğimiz günlerde. ÖSYM’nin yayınladığı puan listesine göre, ilk 100 kişiden 40’ı Deri ve Zührevi Hastalıkları alanını seçerken, 16 kişi ise Plastik, Rekonstrüktif ve Estetik Cerrahi alanını tercih etmiş. Üçüncü tercih edilen branş 13 kişiyle Radyoloji olmuş.

100 kişiden 7’si Fiziksel Tıp ve Rehabilitasyon alanını, 5’i Göz Hastalıklarını, 4’ü Radyasyon Onkolojisini, 3’ü Kulak-Burun-Boğaz Hastalıkları ve Tıbbi Genetik alanını, 2’si ise Çocuk ve Ergen Ruh Sağlığını uzmanlık alanı olarak seçmiş.

Nöroloji, Kalp ve Damar Cerrahi, Tıbbi Biyokimya, Kardiyoloji, Nükleer Tıp, Tıbbi Patoloji ve Ruh Sağlığı ve Hastalıkları ana branşlarına ise yalnızca 1 hekim yerleşmiş.

İlk yüzde eskinin gözde branşı jinekoloji, dahiliye ve çocuk branşlarının olmaması dikkat çekiyor.

Haberin yazıldığı medikal haber sitesinde genellikle doktorlar ya da doktor adaylarının yazdığı yorumlar vardı.

O yorumlardan birinde özel sektörde ya da muayenehanede çalışılabilecek branşların seçildiği yazıyor. Şöyle devam ediyor yorum: “Değişen toplum değerlerinin bir sonucu bu. Mesleğe, emeğe ve hekime saygı, takdir, sevgi minnet kalmayıp hakaret tehdit, dayak, şiddet ön plana geçince geriye tek somut değer kaldı: Para.”

Bir başka doktorun yorumu ise “Döner sermaye yönetmeliği ve malpraktis mevzuatı bir an önce değişmelidir. Böyle giderse ülke beyin cerrahı, kadın doğum uzmanı, genel cerrah, göğüs cerrahı bulamayacak” şeklinde.

Facebook’taki yorumlarda da doktorlar ya da doktor adayları “hasta yakınlarından gördükleri şiddet”, “İnternetten okuduklarıyla doktordan çok biliyorum tavrındaki hastalar” nedeniyle bazı bölümlerin tercih edilmediğini söylerken “hasta” adayları doktorları “parayı tercih etmekle”, “kolayı seçmekle” suçluyor. İleride o seçilmeyen branşlardan doktorlara kendilerinin de ihtiyaç duyacaklarını hatırlatıyorlar. 

Bu iki ucu sivri bir bıçak. Doktorlara maddi ve manevi hak ettiklerini vermeyen sistem ve hastalar bir yanda, sağlık hizmetlerinden yeterince faydalanmadığını düşünen hastalar bir yanda… Sistem düzelir mi bilmiyorum ama ileride o “tercih edilmeyen” branşlar için yurtdışından hekim ithal etmek zorunda kalmayız inşallah diyerek bitiriyorum.

Sağlıkla kalın.

* 03 Ekim 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Suyun formülü belli de yapması imkansız!

Sıcak bir eylül hafta sonundan merhaba “Dünlük”… Geçen hafta okuduğum onca “umutsuz edici” haberden biri var ki beni resmen depresyona soktu: “İstanbul Su ve Kanalizasyon İdaresi’nin (İSKİ) verdiği bilgiye göre 22 Eylül itibariyle kentin barajlarındaki doluluk oranı yüzde 39.90 olarak ölçüldü. Alibeyköy Barajı’ndaki doluluk oranı yüzde 21.10 olarak kayıtlara geçti.”

80’lerin sonlarında yaşadığımız susuzluk günleri film şeridi gibi gözlerimin önünden geçti ister istemez. Üniversiteye gittiğim yıllar. Yağmur az yağıyor. Barajlarda su kalmamış. Suyu belirli günlerde belirli saatler arası veriyorlar. O zamanlar şimdiki gibi SMS’ler sosyal medya hesapları da yok. Önce bir dedikodu olarak kulaktan kulağa başlıyor “Su geliyormuş” haberi… Eve o saatlerde yetiştin yetiştin. Yoksa kaçırıyorsun suyu. Evin her yeri, su geldiğinde doldurulan kova ve plastik kaplarla dolu. Plastik depo yaptıranlar daha şanslı.

İşte o günler gözümde bir bir canlandı. Ya yine susuz kalırsak korkusu… İşin kötüsü Covid 19 yüzünden su daha çok tüketiliyor şu son 6 aydır. Salgın azalıp bitse bile bu alışkanlık değişmeyecek gibi görünüyor.

Yeryüzünün yüzde 71’i suyla, yani denizlerle kaplı olduğu halde susuzluk, dünyayı bekleyen en büyük tehlike. Çünkü deniz suyu çok olsa da tatlı su oranı çok az. Doğayı katleden insanoğlu sayesinde daha da azalıyor. Artık yağmurlar da değişti. Ya hiç yağmıyor ya da yağdı mı sel olup her şeyi silip süpürüyor.

H2O… İlkokuldan beri ezbere bildiğimiz formül. Suyun formülü. Ne güzel, içinde ne olduğunu biliyoruz. Üstelik hidrojen dünyadaki en basit elementlerden birisi ama buna rağmen ne yazık ki laboratuvar ortamında üretemiyoruz. 

İnternette araştırırken www.olaganustukanitlar.com diye bir siteye denk geldim. Resmi bilimsel bilgiler olmadığının altını çizeyim. Ancak kaynaklarda bilimsel siteler mevcuttu. O kaynaklara girip kontrol etmedim ancak bilgiler çok da yabana atılacak gibi değil. Okuduğuma göre, bu iki elementin bir araya gelmesi çok büyük bir enerji bariyeri ortaya çıkarıyor. 

Hidrojen yüksek yanıcılıkta bir gaz, oksijen de hidrojeni yanma konusunda destekliyor. Böylece çok büyük miktarda bir enerji açığa çıkıyor.

1937 yılında yaşanan zeplin faciası (Hindenburg Felaketi olarak bilinen) buna en iyi örnekmiş. Dört dizel motorla çalışan büyük zeplin Almanya’dan Amerika’ya uçuşu sırasında statik elektrik birikmesi sonucu alev almış. Havadaki oksijen, zeplindeki hidrojenle çok hızlı bir reaksiyona girince ölümcül bir patlamaya neden olmuş. Büyük patlamanın sonucunda su ortaya çıkmış. Ancak 36 yolcu ve 27 mürettebatın hayatını kaybettiği bu kaza sonrası zeplin ile yolculuk fikri tarihin tozlu sayfalarına kaldırılmış.

Diyeceğim o ki suyu oluşturan elementleri bildiğimiz halde suyu yapay ortamda elde etmemiz imkansıza yakın. Yağmur duaları da pek bir işe yaramıyor gibi görünüyor. O zaman elimizdeki suyu en verimli şekilde kullanmamız şart. Boşa akan her musluğu kapatmak, vanası bozulup damla damla da olsa boşa akıtan muslukları tamir ettirmek, çamaşır yıkarken tek bir parça için makineyi çalıştırmamak, bulaşığı elde değil, biriktirerek makinede yıkamak aklıma gelen ilk çareler. Daha da bulunabilir. 

Bu dünya hem bizim yuvamız, hem de torunlarımıza bırakacağımız bir emanet. Bulduğumuz gibi değil, daha iyi bırakmamız şart. Yoksa bir şekilde dünya bizi bırakacak!


* 26 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Daldan dala atlayan bir dertleşme yazısı

Güneşli ama serin bir hafta sonundan merhaba sevgili “Dünlük”… “Biz bitti demeden yaz bitmez” söylemleriyle yazı uzatmaya çalışsak da sonbahar kapıda… Ben kış çocuğuyum diye mi bilmem sonbaharı ve kışı daha çok severim. Hele evdeysem, kitabım ve kahvem varsa yağmur manzarası eşliğinde oturmak en sevdiğim şey.

Sonbaharın gelişiyle doğanın renkleri pastelleşirken pandemiye rağmen değişimler de sürüyor. Mesela her ne kadar eğlence sektörü salgından en çok etkilenen sektör olsa da diziler tam hız devam ediyor! Yeni yayın dönemiyle birlikte dizilerin yeni sezon bölümleri başladı. Bazı kanallar da çok iddialı dizilerle merhaba dedi yeni yayın dönemine.

Dizi izlemeyi sevmiyorum. Daha doğrusu yayın saatini doldurmak için güzel başlayan senaryoların nasıl saçmaladığını göreli beri bıraktım dizi izlemeyi. Ancak internetten final sezonu yapmış dizileri izliyorum. Çoğu da yabancı ve polisiye diziler. Tercih meselesi.

İkinci Bahar’dan sonra hiçbir yerli diziyi tamamiyle izlemedim. Bazısına başladım, beş altı bölüm sonra bıraktım. (Ufak Tefek Cinayetler) Bazısını ara ara izledim (İçerde).

TRT’nin Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” adlı kitabından esinlenerek çektiği “Masumlar Apartmanı”nı öncelikle TRT’de olduğu için izlemem diyordum. Ama salı gecesi yapacak başka bir şey bulamayınca bir bakayım dedim.

Temizlik hastası bir abla, onun kendine kurban seçip kendine benzetmeye çalıştığı kız kardeş, onların arasında ne kadar olabilirse o kadar normal kalmaya çalışmış bir erkek kardeş, temizlik hastalığının getirisi astımla o evde sağlıklı bir ruh halinde kalmaya çalışan en küçük kız kardeş. Bir de şeker hastası ve pasif bir baba…

İzlerken kalbim sıkışmadı değil. (Temizlik hastası ablanın boşa harcadığı suları izlerken en çok da…) Ablanın anılarından anladığımız kadarıyla her şeyin sorumlusu despot ve temizlik hastası bir anne. Ancak benim takıldığım nokta, eşinin o halini, çocuklarını nasıl etkilediğini görmeyen, görmezden gelen babanın durumu. Nasıl vücudumuzda bir yerimiz ağrıyınca doktora gidiyorsak, ruhumuz da ara ara hastalanabiliyor. Bu durumda çare arıyoruz, doktora gidiyoruz. Çoğu kişi için (okumuş, belirli bir kültür seviyesine sahip kişiler için bile) psikiyatra, psikoloğa gitmek “delilerin işi” olsa da, düzelmek istiyorsak gitmek gerekiyor. O baba eşini, hadi onun için çok geç kaldı diyelim, çocuklarını zamanında bir psikiyatra götürse belki hepsi kurtulacaktı. (Ama tabii o zaman dizi olmayacaktı:)

Corona virüsü salgını nedeniyle evlere kapandığımız o ilk günlerde, salgın tamamen bittiğinde psikolojik bazı rahatsızlıkların başgöstereceğini düşünüyordum. Hala da düşüncem aynı yönde. Virüsten kurtulmak için temizlik şart tabii ama abartıldığında Obsesif Kompulsif Bozukluğa kadar gidebileceğini unutmamak lazım. Sosyalleşme neredeyse bitme noktasına geldiği için yalnızlık da bir süre sonra insanları etkilemeye başlayacak. Her ne kadar Özdemir Asaf “Yalnızlık paylaşılmaz… Paylaşılsa yalnızlık olmaz” dese de yalnızlık hissini güzel şeylerle ikame etmek lazım. Telefonda bile olsa dost sohbetleriyle (Tabii karşılıklı istemek şartıyla), kendinize yakın hissedeceğiniz kitap karakterleriyle belki… Ya da hoşa giden birkaç hobi… Yazmak, yazarak paylaşmak iyi hissettiriyor mesela bana. Bugün yazdıklarım biraz daldan dala atlamak gibi olsa da…

Her zaman iyi hissetmek dileğiyle…

* 19 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.


Baş ağrısının nedeni bazen fiziksel değil “çarpık zihniyet”e tepki olabilir!

Baş ağrısıyla geçen bir haftadan merhaba sevgili “Dünlük”… Pazartesinden beri istisnasız baş ağrısı ile uyandım, baş ağrısıyla uyudum. İlaçlarla sadece şiddeti azaldı. Ama ilacın etkisi geçtiği andan itibaren ense kökümden göz yuvarlarıma kadar varan bir baş ağrısı. Bazen soldan vuruyor, bazen sağdan. Gözlerimi çekip çıkarma isteği uyandırıyor çoğu zaman.

Yıllardır bu kadar uzun süreli baş ağrım olmamıştı. Sosyal medyaya göre, gökyüzündeki yıldızların açıları bile baş ağrısına neden oluyor. Hava da gergin ne zamandır. Basıncın etkisi de olabilir. Ya da her gün okuduğumuz birbirinden kötü, umudu öldürücü haberlerin etkisi çıkmaya başladı. Onun yarattığı gerginliğin bir sonucu.

Bugün okuduğum bir haber de baş ağrımın şiddetini artırdı. Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanı Zehra Zümrüt Selçuk demiş ki, “Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir.” Yalansız, cümleyi iki, üç kere okudum. Ne demek istiyor diye. Yorumlarda “Türkçe altyazısı olsaydı keşke” diyenlere de katılmadım değil. Haberin içini okuyayım belki anlarım dedim. Okudukça Türkçenin bu kadar kötü kullanılmasına ayrı üzüldüm, zihniyetteki çarpıklığa ayrı…

Bakan Selçuk, “İçişleri Bakanlığı verilerini esas alıyoruz. Her kadın cinayeti bizim kadına yönelik şiddetteki kadın cinayeti değildir. Her intihar kadın cinayeti değildir. Her şüpheli ölüm de kadın cinayeti değildir. Bazı internet siteleri intiharları kadın cinayetlerine katıyorlar. Bu konuda dikkatli olmak lazım” diyor ekliyor: “Basın mensuplarımıza önerim İçişleri Bakanlığımızı esas almasıdır.”

Benim ve bazı yorumlara bakılırsa birçok kişinin bu konuşmadan anladığı şu: Her kadın cinayeti aynı değil. Bazı kadınlar yaptıklarıyla, yaşadıklarıyla ölmeyi hak ediyor! Eğer bakan bunları demek istemiyorsa sorun yine de vahim. O zaman demektir ki, anlatmak istediğini anlatacak kadar bile dile hakim değil. Tabii buna inanmak biraz Pollyannacılık olur.

Zaten kadına şiddet uygulayan, alenen tehdit edenler, tehditlerini gerçekleştirip öldürenler mahkemede kravat taktı diye, takım elbise giydi diye hakimin takdirini kazanıyor! Ya da öldürdükleri kişinin arkasından atıp tutuyor, şöyle hakaret etti, böyle erkekliğime sövdü vs. Nasılsa o kişi kalkıp kendini savunamayacak. Hele bir de cinayeti işleyen ya da onların ailesi sosyal medya profillerine belirli kişilerin fotoğrafını koyunca, “Hamili kart yakınımdır” der gibi, hakimler cezayı azalttıkça azaltıyor. Ya da bir af çıkıveriyor, yine topluma karışıyorlar. Yine onlara göre hayatlarındaki kadınlar “ölmeyi hak ediveriyor”, yine ellerini kana buluyorlar!

Ama atalarımızın dediği gibi balık baştan kokuyor! Yönetim katında, yetkili olan kişilere göre de bazı kadınların ölümü “kadına yönelik şiddet” değilse, onlar ne yapsın, değil mi ama!!!

Başınızı ağrıtmayacak haberlerle dolu bir gün diliyorum.

* 12 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

GSM operatörleri ille “hülle” yap diyor!

Sevgili “Dünlük” bugün biraz sinirliyim. Mantığıma uymayan olaylarla, seçimlerle karşılaştığımda tepki veriyorum çünkü. Peki neden mi?

Yıllarca kullandığım GSM operatörünü, adı çocuk taciziyle birlikte anılan bir vakfa sponsor olduğu ve bundan da vazgeçmediği için değiştirdim. Asla pişman değilim. Ama ondan sonra geçtiğim operatörün de müşterilerini salak yerine koyduğunu fark ettim.

Şöyle ki, kullandığım paketle ilgili bir yıllık taahhüt sürem bitmek üzere olduğu için ısrarla arayıp geçebileceğim paketleri anlatan telefonlar alıyorum bir süredir. Pandemi nedeniyle evde daha fazla vakit geçirdiğim için 4G’yi fazla kullanmıyorum. Telefonu da öyle. Bu yüzden de daha düşük ücretli bir pakete geçmek istediğimi söyledim. Sonuçta taahhütüm bittiği için istediğim bir paketi seçebilmeliydim.

Ancak o işler öyle olmuyormuş! Numara taşıyan ya da yeni hat almak isteyen biri olsaymışım, istediğim paketi seçebilirmişim. Ancak ben eski müşteri olarak öyle bir hakka sahip değilmişim! “Telefonda derdimi anlatamadım herhalde” diye düşünüp bir de mağazalarına gittim. Aynı şeyi söylediler.

O zaman dedim, “Kısa bir süreliğine de olsa başka bir operatöre geçsem, sonra buraya dönsem, istediğim paketi seçebiliyor muyum?” “Aynen öyle” dediler. “E siz bildiğiniz hülle istiyorsunuz” dedim. Çocuklar suratıma “O ne?” der gibi baktı. Hülle kelimesini ilk kez duyuyorlardı herhalde. Duymayanlar için TDK Sözlük’teki tanımını buraya alayım: “Medeni Kanun’un kabulünden önce, kocasından üç kez boşanan kadının, yine eski kocasıyla evlenebilmesi için yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikah edilmesi.” Ancak burada da yanlış bir anlatım var. Kadının kocası üç kez “Boş ol” deyince boşanabiliyor kadın, kendi isteğiyle değil. Doğru ifade şu olmalı belki de: “Bir erkeğin üç kere boşadığı karısıyla - kadınla tekrar evlenebilmesi için, kadının bir başka erkekle bir günlüğüne - geceliğine nikahlanması.”

Yani ben şimdi diyelim bir yıllığına başka bir GSM operatörüne taşısam numaramı. En düşük ücretli  paketi seçsem, oradaki taahhütüm bittiğinde yine şimdiki operatöre dönsem istediğim paketi seçebileceğim. Ve eminim ki defalarca “Geri dön, geri dön” minvalinde telefon aramalarına maruz kalacağım. O ilk ayrıldığım operatör haftada en az iki kez hala arıyor da oradan biliyorum. “Sizi özledik” diyor üstelik.

Sözün özü o ki, “Düzenli ödemesini yapan, bizi seçen müşterimizi kaybetmeyelim” diye düşünmeden sizi belirli ve pahalı paketleri almaya zorlayan bu operatörler “hülle” yapılmasını hak ediyor. Onlardaki bu “uyanık” zihniyet değişmediği müddetçe müşteri olarak bizler de “uyanık” olacak, başka formüller bulacağız artık. Ve bunu sadece 10 lira için falan yapmayacağım ben. Artık “enayi yerine koyulmaktan fena halde bıktım” da ondan!

* 05 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Düğün dernekte halay başı virüs olabilir, aman dikkat!

30 Ağustos Zafer Bayramı’mızın 98. yılı kutlu olsun sevgili “Dünlük”… Nice yıllarda, daha coşkulu kutlamak dileğiyle… Bu hafta teknik aksaklıklar nedeniyle bir günlük rötarla buluşuyoruz seninle. Ama 30 Ağustos’a denk gelmesine sevindim. Pandemi bahane edilerek kutlama yapılmadı ama kalplerdeki sevinci yok etmeye kimsenin gücü yetmez! Neyse…

Geçen hafta, sosyal medyada rastladığım bir mesaja takıldı kafam. Mesaja göre, nişanlı bir çift düğün konusunda kararsızlık yaşıyor. Malum pandemi dönemi. Kız tarafı düğün olmayacaksa nişan bozulsun diyor. El mecbur yapılıyor düğün. Ancak damadın babası düğünde kaptığı Covid 19 yüzünden hayatını kaybederken annesi de yaşam mücadelesi veriyor. Sosyal medyada manipülatif paylaşımlar çok olduğu için doğru mu, yoksa yalan mı bilmiyorum ama beni düşünmeye sevk etti.

Düğünleri oldum olası sevmem. Gereksiz bulurum. Nitekim ben yapmadım, hiç de pişman olmadım. O güne kadar arayıp sormayan tanıdıkların bir araya gelip birbirinin arkasından konuştuğu, ikramların asla ama asla hiç kimseye beğendirilemediği, dans etmenin, oynamanın -sevilmese de- zorunlu olduğu gürültülü bir toplaşma hali bana göre.

Tabii herkes böyle düşünmek zorunda değil. Taraflar oynamayı ve dans etmeyi seviyorsa “sevilesi” bir olay olabilir düğünler. Yıllar yıllar boyu videosunun seyredildiği, eğlenildiği… O yüzden iki taraf da olumlu bakıyorsa neden olmasın? Ama pandemi döneminde düğünde insanları bir araya getirmek biraz da cana kasıt olmuyor mu? Hem kendisi, hem de konuklar açısından. Yanlış düşünüyor olabilirim. Ama iki kalp bir olunca kuru bir nikah da yıllarca konuşulacak anılar bahşedebilir insana diye düşünüyorum.

Ha bu arada, “Bir kere evleniyorum, düğünsüz asla olmaz” diyenlere virüssüz bir düğün, sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum.


* 30 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Bitkiler hem hissediyor hem de asla unutmuyor

Güneşli bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Bu aralar evden çıkmadığımdan balkonda daha çok vakit geçirir oldum. Kimi çekirdekten büyüttüğüm, kimi küçük bir yapraktan yetiştirdiğim bitkilerle haşır neşir oluyorum. Bazen sularken onlarla konuşuyorum. Kızlarım diyorum çiçekli olanlara mesela… Mandalina çekirdeğinden büyüyen küçük ağacım ise boylu boslu fidan gibi yakışıklı bir genç. Bitkilerle fazla vakit geçirdiğimden algıda seçicilik mi bilmiyorum, bitkilerle ilgili ilginç bilgilere rastladım geçen hafta.

Önce Backster Etkisi ile ilgili bir yazıya denk geldim. Parapsikolojide bitkisel algılamayı ya da bitkilerdeki psişik algılamayı ifade eden bir terimmiş Bacskter etkisi.

Yalan Makinesi uzmanı Cleve Backster 1966 yılında, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımıyla ilgili eğitim verdiği sırada can sıkıntısından olsa gerek yalan makinesinin elektrotlarını büyük yapraklı bir tropikal bitkisinin üzerine yerleştirmiş. Aslında aklında, “Yalan makinesi korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumları elektriksel değişimlere göre ölçtüğüne göre, bitki de su dökünce seviniyor mu bakalım” sorusu varmış, biraz da dalga geçerek. Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru inmiş. Backster yukarı doğru bir hareket bekliyormuş oysa. Ardından “Kibriti alıp bitkiyi yaksam ne olur acaba?” diye düşünmüş, ama daha uygulayamadan bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırmış. Bitkinin düşüncelerini okumasından şaşkına dönen Backster deneylere devam etmiş. Deneylere kalp ve beyin elektroları da eklenmiş.

En ilginç sonucu ise şehir dışından botanikçi bir kadın ziyarete geldiğinde elde etmiş Backster. O botanikçi geldikten sonra sessizliğe bürünen bitkiler, o gittikten 45 dakika sonra tekrar tepki vermeye başlamışlar. O botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman gerçekleştirdiği yeni deneylerin ardından şu sonuca varmış bilim insanı: Bitkiler hissetmekle kalmıyor, hafızaları da var. Üstelik yalan nedir bilmiyorlar.

Cleve Backster’ın çalışmalarının ilk sonuçları “Journal of Parapsychology”nin 1968 kış sayısında yayımlanmış. Medical News dergisi de 21 Mart 1969 sayısında çalışmaların tümüyle bilimsel olduğunu bildirmiş.

Bitkilerle ilgili öğrendiğim diğer ilginç bilgi de, akasya ağacıyla ilgili. Akasya ağacı, evrimsel gelişiminde kendini korumak için hem bir savunma mekanizması geliştirmiş hem de bu mekanizmayı komşu ağaçlarla paylaşmayı öğrenmiş.

Akasya ağaçları yapraklarıyla beslenen zürafalar geldiği zaman korunmak için etilen gazı üretiyorlar ve bu gaz rüzgarla diğer akasyalara ulaşıyor. 5-10 dakika içinde yaklaşık 100 metreye kadar olan tüm ağaçlara ulaşıyor bu uyarı. Uyarıyı alan ağaçlar tannen salgılamaya başlıyor. Tannen yaprakları acılaştırıyor. Ancak evrimsel gelişimde zürafalar da buna karşı bir atak geliştirmiş ve rüzgarın ters yönündeki yaprakları yemeye başlamışlar.

Bu bilgilerden sonra yıllar önce TV’de izlediğim bir Shymalan gerilimi geldi aklıma. The Happening (Mistik Olay) filminde dünya, kaynağı bilinmeyen bir saldırı altındaydı. İnsanlar ya intihar ediyor ya da diğer insanlara saldırıyordu. En sonunda bitkilerin kendilerini ve dünyayı korumak için birbirleriyle haberleşerek insanları delirtecek bir gaz salgıladıkları ortaya çıkıyordu.

Bitkilerin hisleri olduğuna da kendilerini koruduklarına da inanıyorum. Ben balkondaki kızlarımla ve oğullarımla iyi geçiniyorum. Bazen kurumuş bir yaprağını koparırken bile içim acıyor, “Sakın kızma bana” diyorum. Onlar da bana dışarı çıkmasam da doğanın ve yeşilin tüm güzelliğini veriyorlar.

Kaynak: instagramda @turkceogretmenimiz @ormansefii hesapları ve wikipedia

* 22 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.