13 Aralık 2020 Pazar

GSM operatörleri ille “hülle” yap diyor!

Sevgili “Dünlük” bugün biraz sinirliyim. Mantığıma uymayan olaylarla, seçimlerle karşılaştığımda tepki veriyorum çünkü. Peki neden mi?

Yıllarca kullandığım GSM operatörünü, adı çocuk taciziyle birlikte anılan bir vakfa sponsor olduğu ve bundan da vazgeçmediği için değiştirdim. Asla pişman değilim. Ama ondan sonra geçtiğim operatörün de müşterilerini salak yerine koyduğunu fark ettim.

Şöyle ki, kullandığım paketle ilgili bir yıllık taahhüt sürem bitmek üzere olduğu için ısrarla arayıp geçebileceğim paketleri anlatan telefonlar alıyorum bir süredir. Pandemi nedeniyle evde daha fazla vakit geçirdiğim için 4G’yi fazla kullanmıyorum. Telefonu da öyle. Bu yüzden de daha düşük ücretli bir pakete geçmek istediğimi söyledim. Sonuçta taahhütüm bittiği için istediğim bir paketi seçebilmeliydim.

Ancak o işler öyle olmuyormuş! Numara taşıyan ya da yeni hat almak isteyen biri olsaymışım, istediğim paketi seçebilirmişim. Ancak ben eski müşteri olarak öyle bir hakka sahip değilmişim! “Telefonda derdimi anlatamadım herhalde” diye düşünüp bir de mağazalarına gittim. Aynı şeyi söylediler.

O zaman dedim, “Kısa bir süreliğine de olsa başka bir operatöre geçsem, sonra buraya dönsem, istediğim paketi seçebiliyor muyum?” “Aynen öyle” dediler. “E siz bildiğiniz hülle istiyorsunuz” dedim. Çocuklar suratıma “O ne?” der gibi baktı. Hülle kelimesini ilk kez duyuyorlardı herhalde. Duymayanlar için TDK Sözlük’teki tanımını buraya alayım: “Medeni Kanun’un kabulünden önce, kocasından üç kez boşanan kadının, yine eski kocasıyla evlenebilmesi için yabancı bir erkeğe bir günlüğüne nikah edilmesi.” Ancak burada da yanlış bir anlatım var. Kadının kocası üç kez “Boş ol” deyince boşanabiliyor kadın, kendi isteğiyle değil. Doğru ifade şu olmalı belki de: “Bir erkeğin üç kere boşadığı karısıyla - kadınla tekrar evlenebilmesi için, kadının bir başka erkekle bir günlüğüne - geceliğine nikahlanması.”

Yani ben şimdi diyelim bir yıllığına başka bir GSM operatörüne taşısam numaramı. En düşük ücretli  paketi seçsem, oradaki taahhütüm bittiğinde yine şimdiki operatöre dönsem istediğim paketi seçebileceğim. Ve eminim ki defalarca “Geri dön, geri dön” minvalinde telefon aramalarına maruz kalacağım. O ilk ayrıldığım operatör haftada en az iki kez hala arıyor da oradan biliyorum. “Sizi özledik” diyor üstelik.

Sözün özü o ki, “Düzenli ödemesini yapan, bizi seçen müşterimizi kaybetmeyelim” diye düşünmeden sizi belirli ve pahalı paketleri almaya zorlayan bu operatörler “hülle” yapılmasını hak ediyor. Onlardaki bu “uyanık” zihniyet değişmediği müddetçe müşteri olarak bizler de “uyanık” olacak, başka formüller bulacağız artık. Ve bunu sadece 10 lira için falan yapmayacağım ben. Artık “enayi yerine koyulmaktan fena halde bıktım” da ondan!

* 05 Eylül 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Düğün dernekte halay başı virüs olabilir, aman dikkat!

30 Ağustos Zafer Bayramı’mızın 98. yılı kutlu olsun sevgili “Dünlük”… Nice yıllarda, daha coşkulu kutlamak dileğiyle… Bu hafta teknik aksaklıklar nedeniyle bir günlük rötarla buluşuyoruz seninle. Ama 30 Ağustos’a denk gelmesine sevindim. Pandemi bahane edilerek kutlama yapılmadı ama kalplerdeki sevinci yok etmeye kimsenin gücü yetmez! Neyse…

Geçen hafta, sosyal medyada rastladığım bir mesaja takıldı kafam. Mesaja göre, nişanlı bir çift düğün konusunda kararsızlık yaşıyor. Malum pandemi dönemi. Kız tarafı düğün olmayacaksa nişan bozulsun diyor. El mecbur yapılıyor düğün. Ancak damadın babası düğünde kaptığı Covid 19 yüzünden hayatını kaybederken annesi de yaşam mücadelesi veriyor. Sosyal medyada manipülatif paylaşımlar çok olduğu için doğru mu, yoksa yalan mı bilmiyorum ama beni düşünmeye sevk etti.

Düğünleri oldum olası sevmem. Gereksiz bulurum. Nitekim ben yapmadım, hiç de pişman olmadım. O güne kadar arayıp sormayan tanıdıkların bir araya gelip birbirinin arkasından konuştuğu, ikramların asla ama asla hiç kimseye beğendirilemediği, dans etmenin, oynamanın -sevilmese de- zorunlu olduğu gürültülü bir toplaşma hali bana göre.

Tabii herkes böyle düşünmek zorunda değil. Taraflar oynamayı ve dans etmeyi seviyorsa “sevilesi” bir olay olabilir düğünler. Yıllar yıllar boyu videosunun seyredildiği, eğlenildiği… O yüzden iki taraf da olumlu bakıyorsa neden olmasın? Ama pandemi döneminde düğünde insanları bir araya getirmek biraz da cana kasıt olmuyor mu? Hem kendisi, hem de konuklar açısından. Yanlış düşünüyor olabilirim. Ama iki kalp bir olunca kuru bir nikah da yıllarca konuşulacak anılar bahşedebilir insana diye düşünüyorum.

Ha bu arada, “Bir kere evleniyorum, düğünsüz asla olmaz” diyenlere virüssüz bir düğün, sağlıklı ve mutlu bir hayat diliyorum.


* 30 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Bitkiler hem hissediyor hem de asla unutmuyor

Güneşli bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Bu aralar evden çıkmadığımdan balkonda daha çok vakit geçirir oldum. Kimi çekirdekten büyüttüğüm, kimi küçük bir yapraktan yetiştirdiğim bitkilerle haşır neşir oluyorum. Bazen sularken onlarla konuşuyorum. Kızlarım diyorum çiçekli olanlara mesela… Mandalina çekirdeğinden büyüyen küçük ağacım ise boylu boslu fidan gibi yakışıklı bir genç. Bitkilerle fazla vakit geçirdiğimden algıda seçicilik mi bilmiyorum, bitkilerle ilgili ilginç bilgilere rastladım geçen hafta.

Önce Backster Etkisi ile ilgili bir yazıya denk geldim. Parapsikolojide bitkisel algılamayı ya da bitkilerdeki psişik algılamayı ifade eden bir terimmiş Bacskter etkisi.

Yalan Makinesi uzmanı Cleve Backster 1966 yılında, güvenlik görevlilerine poligraf aygıtının kullanımıyla ilgili eğitim verdiği sırada can sıkıntısından olsa gerek yalan makinesinin elektrotlarını büyük yapraklı bir tropikal bitkisinin üzerine yerleştirmiş. Aslında aklında, “Yalan makinesi korku, sevinç, şaşkınlık gibi durumları elektriksel değişimlere göre ölçtüğüne göre, bitki de su dökünce seviniyor mu bakalım” sorusu varmış, biraz da dalga geçerek. Bitkiyi suladığında galvanometre zikzaklar çizerek aşağı doğru inmiş. Backster yukarı doğru bir hareket bekliyormuş oysa. Ardından “Kibriti alıp bitkiyi yaksam ne olur acaba?” diye düşünmüş, ama daha uygulayamadan bitki çılgınca galvanometrenin ibresini tavan yaptırmış. Bitkinin düşüncelerini okumasından şaşkına dönen Backster deneylere devam etmiş. Deneylere kalp ve beyin elektroları da eklenmiş.

En ilginç sonucu ise şehir dışından botanikçi bir kadın ziyarete geldiğinde elde etmiş Backster. O botanikçi geldikten sonra sessizliğe bürünen bitkiler, o gittikten 45 dakika sonra tekrar tepki vermeye başlamışlar. O botanikçinin bitkileri kurutup ölçümler yaptığını öğrendiği zaman gerçekleştirdiği yeni deneylerin ardından şu sonuca varmış bilim insanı: Bitkiler hissetmekle kalmıyor, hafızaları da var. Üstelik yalan nedir bilmiyorlar.

Cleve Backster’ın çalışmalarının ilk sonuçları “Journal of Parapsychology”nin 1968 kış sayısında yayımlanmış. Medical News dergisi de 21 Mart 1969 sayısında çalışmaların tümüyle bilimsel olduğunu bildirmiş.

Bitkilerle ilgili öğrendiğim diğer ilginç bilgi de, akasya ağacıyla ilgili. Akasya ağacı, evrimsel gelişiminde kendini korumak için hem bir savunma mekanizması geliştirmiş hem de bu mekanizmayı komşu ağaçlarla paylaşmayı öğrenmiş.

Akasya ağaçları yapraklarıyla beslenen zürafalar geldiği zaman korunmak için etilen gazı üretiyorlar ve bu gaz rüzgarla diğer akasyalara ulaşıyor. 5-10 dakika içinde yaklaşık 100 metreye kadar olan tüm ağaçlara ulaşıyor bu uyarı. Uyarıyı alan ağaçlar tannen salgılamaya başlıyor. Tannen yaprakları acılaştırıyor. Ancak evrimsel gelişimde zürafalar da buna karşı bir atak geliştirmiş ve rüzgarın ters yönündeki yaprakları yemeye başlamışlar.

Bu bilgilerden sonra yıllar önce TV’de izlediğim bir Shymalan gerilimi geldi aklıma. The Happening (Mistik Olay) filminde dünya, kaynağı bilinmeyen bir saldırı altındaydı. İnsanlar ya intihar ediyor ya da diğer insanlara saldırıyordu. En sonunda bitkilerin kendilerini ve dünyayı korumak için birbirleriyle haberleşerek insanları delirtecek bir gaz salgıladıkları ortaya çıkıyordu.

Bitkilerin hisleri olduğuna da kendilerini koruduklarına da inanıyorum. Ben balkondaki kızlarımla ve oğullarımla iyi geçiniyorum. Bazen kurumuş bir yaprağını koparırken bile içim acıyor, “Sakın kızma bana” diyorum. Onlar da bana dışarı çıkmasam da doğanın ve yeşilin tüm güzelliğini veriyorlar.

Kaynak: instagramda @turkceogretmenimiz @ormansefii hesapları ve wikipedia

* 22 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

“Askıda ekmek” oluyor da “Askıda kitap” niye olmasın?

Sevgili “Dünlük” bir hafta ne kadar çabuk geçmiş? Bu hafta uzun zamandır aklıma takılan bir şeyi paylaşmak istiyorum. Aklımda uzun zamandır vardı da üstüne etraflıca düşünmem, bu hafta sosyal medyada gördüğüm bir kitap kampanyası ile oldu.

Okumayı çok seven ancak ekonomik nedenlerle her istediği kitabı alamayan üç kardeş için kitap isteniyordu paylaşımda. Bu tür, öğretmenlerden sınıfları için gelen kampanya isteklerine çok kitap yolladım. Ancak evdeki “artık okumadığım” kitapları değil, kitap satan internet sitelerinden adreslerine… Hem sıfır kitapları olsun istedim, hem de düşündüğümde kargoya kitaplarla gitmek zor bir süreç -Ki PTT dahil hiçbir kargo şirketi yok yakınımda, araçla gitmem gerek- hem de kargo için ödeyeceğim parayla (kilo üzerinden olduğu için çok tutuyor kargo ücreti) o şekilde daha çok kitap alabilirim dedim. İşte o günlerde aklıma geldi “askıda kitap” olsa ne güzel olur diye.

Hani fırınlarda, siz ekmeğin parasını ödüyorsunuz, askıya asıyorsunuz, ihtiyacı olan da askıdan alıyor, böylece o kişi rencide olmuyor, “iyilik” sessiz sedasız ulaşıyor yerine. Kitap satan online firmalar da öyle bir köşe açsa. Kendisi için kitap alan oraya da bir kitap eklese… O askıdaki kitapları da öğretmenler, sınıflarındaki kütüphaneler ya da kitap okumayı seven ama parası yetmediği için okuyamayan öğrencileri için alsa…

Kitap satan küçük kitapçılar pek kalmadı artık, özellikle büyük şehirlerde. Yoksa oralarda da “askıda kitap” uygulaması güzel olurdu. Büyük şirketlerin böyle bir uygulamayı hayata geçireceğini düşünmek zor… Biliyorum “askıda kitap” suiistimale açık bir öneri… Ama geliştirilebilir sanki.

Ben evde okuduğum ve bir daha okumayı düşünmediğim kitapları halk eğitim kütüphanesine götürüyorum. Kargodan daha yakın. Ayrıca oradan ihtiyacı olan okullara dağıtım yapıldığını söyledi görevli. Kütüphaneye yakında oturanlar üyelikle o kitaplara ulaşabiliyor da… Ama benim çevremdeki kadar çok kütüphane var mıdır her yerde bilmiyorum tabii.

Özellikle koronavirüsü nedeniyle evlerden çıkamadığımız şu günlerde kitap okumak benim için bir kurtuluş oldu. O yüzden isteyip kitap alamayan herkes kitap okusun istedim. Belki “askıda kitap” hayalim, gün gelir gerçek olur.

Güzel hayalleriniz olması dileğiyle…


* 15 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Ruhunuzu 'şiddet'ten nasıl koruyorsunuz?

Merhaba sevgili dünlük…

Bugün sosyal medyada takip ettiğim bir kadın sayfasında -ki çok yararlı fikir alışverişleri ve tavsiyeler olduğu için takip ettiğim tek sayfa- ilginç bir tartışma konusu vardı: Şiddetsizlik. Ahimsa yani Sanksritçe’de kısaca “Şiddetsizlik Yasası” denilen kelimeyi de orada görüp merak ettim. Kadim bir Hint “şiddetsizlik” ilkesiymiş. “İnsan asla bir canlıya zarar vermemeli, onu yaralamamalı, öldürmemeli” diyor özetle. Wikipedia’daki bilgilere göre, “Ahimsa” çok boyutlu bir kavram. Ahimsa’nın 'incitme' önermesi kişinin düşüncelerini, sözlerini ve eylemlerini içeriyor. Bence “şiddet” de çok boyutlu. İnsanları sadece fiziksel olarak incitmiyor. Düşüncelerini ve ruhunu da incitiyor.

Takip ettiğim sayfadaki yorumlarda ilginç “şiddet” çeşitleri vardı. Örneğin sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafın altına yazılan “İyi misin, kötü görünüyorsun” şeklindeki bir yorum. Ki bu benim başıma da geldi. İyi paylaşımlarıma hiçbir yorum yapmayan “sözde en iyi arkadaşım”, ne zaman sıkıntılı bir şey paylaşsam “Ne oldu, kötüsün galiba” diye yorum yapardı. Sonra zaten yine bir başka yorumu yüzünden yıllarca kör topal ilerleyen o arkadaşlığı bıçak gibi kesmiştim.

O yazının ardından, hayatım boyunca düşüncelerimi ve ruhumu yaralayan “iyilik”miş, “samimiyet”miş gibi uygulanan şiddetleri düşündüm.

Genç kızlığın başında bir “tanıdık” düğününde çekilen fotoğrafları teslim ederken “Olduğundan güzel çıkmışsın” demişti. Espri yaptığını söylemişti ama benim ruhumda bir çentik attı mesela. Ve onu hayatımdan çıkardım. Şeker Portakalı’ndaki Zeze gibi sevmeyerek içimde öldürdüm onu.

Yıllar sonra iş hayatında “iyi arkadaşım” dediğim kişi, hem bütün derdini anlatıp bana “Nasılsın” diye bile sormazken bir de “Sen bu anlattıklarımı o kişilere anlatıyorsun” deyip paranoyakça beni suçlamıştı. Ki anlattığı kişileri tanımıyordum bile!  Bu suçlamaları ikinci kez yönelttiğinde, “Üçüncüsü olursa bir daha benim dostluğumu bulamazsın” dedim. Ama o yine suçladı. Onu da en son attığı şüphe dolu mesajına “Senin profesyonel yardım alman şart. Ben artık sana yetmiyorum” diye mesaj atarak sildim.

Bu tür “ruha yönelik şiddete”, aynı şekilde şiddetle değil ama “yok sayarak” karşılık verdiğinizde kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Sadece böyle benzer bir şeyle karşılaştığınızda aklınıza geliyor. Tavsiye ederim.

* 08 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Lütfen doğayı bulduğunuz gibi bırakın!

Sevgili Dünlük… Bugün Kurban Bayramı’nın ikinci günü. Umarım herkes sağlıkla ve sorunsuz bir şekilde geçiriyordur. Tahminimce korona yüzünden dışarı çıkamadığı günlerin intikamını alır gibi herkes doğaya akın etmek isteyecek. Deniz sevenler deniz kenarına, yeşillik sevenler belki ormana belki bulduğu tek bir ağacın altına. Buraya kadar her şey güzel, bir de çöplerini o doğaya kusmasa!

Biliyorsunuz 1 Ocak 2019’dan bu yana marketlerde poşetler paralı veriliyor. Amaç plastik kullanımını azaltmak, doğaya çöp olarak dönmesin diye. Doğaya bir etkisi oldu mu bilmiyorum ama devlet bütçesine katkısı olduğu bir gerçek.

Greenpeace Türkiye’nin instagram sayfasında güzel bir kampanya gördüm. “Plastiksiz1ay” adı. Plastikten kurtulmak için aşağıdaki plastikleri bir aydır kullanmadım diye bir görseli var. Plastik kaşık, çatal bıçak, plastik pipet, plastik bardak, plastik şişe, plastik poşet ve plastik kulak çubuğu var listenin görsellerinde. Ama bence eksik. Çünkü örneğin sıvı sabun aldığınızda her seferinde yeni bir plastik de almış oluyorsunuz. Siz ne kadar evde onu cam bir sabunluğa aktarsanız da… Ve o plastikler ne yazık ki ayrıştırılarak da olsa çöpe gidiyor. Ve bir plastik binlerce yıl doğada yok olmadan kalabiliyor!

Plastik poşet yerine bez torba kullanıyorum uzun zamandır. Plastik poşetleri ise çöpümü atarken kullanıyorum. Çöplerimi de 25 yıldır ayrıştırıyorum. Yeniden değerlendirilecekleri, camları ve mutfak çöplerini ayrı poşetlerde atıyorum. Belediyemiz de çöpleri ayrı şekilde topluyor çok şükür. Ama 25 yıl önce belediyeler ayrı toplamıyordu. O zamanlar çöp toplayan vatandaşlar bu görevi görüyordu daha çok. Onlar hala varlar, çünkü her belediyede çöp ayrım sistemi yok. Etrafta bu kadar plastik çöp varken hala yurtdışından ithal etmemiz ise ayrı bir garabet.

Laf lafı açtı, uzadı. Özetle demem o ki dinlenmek, eğlenmek, huzur bulmak için gittiğiniz doğayı, bulduğunuz gibi bırakın. Ha kirli mi buldunuz, bu sizin çöp eklemeniz için bir neden değil. Ben hem arabada hem çantamda her zaman çöp için bir poşet bulundururum. Arabada bir şey yiyip içtiğimizde çöpleri bunda biriktiririm. Çöp konteynırı bulursam atarım, bulamazsam da ağzını bağlayıp eve kadar getiririm. Çok zor değil, inanın. Çünkü doğa hasta olduğunda gördük ki, bütün dünya hasta oluyor. Bu hastalık da virüs ya da başka türlü şekillerde insanı vuruyor.

Tekrar sağlıklı ve temiz bayramlar diliyorum.


* 01 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Dijital Dünlük

Merhaba… Çok severim bu selamlaşma sözünü… İkili iletişimde çok da kullanırım. Arapça’da "rahaba" yani "ferah idi" anlamına gelen ‘rahaba’ kelimesinden türeyen "merhab"a uzanıyormuş kökeni… Yani "ferahlıkla" demek oluyor bu durumda…

TDK’ya göre isim anlamı "selam…" Ünlem olarak "geniş ve mamur yere hoş geldiniz, rahat ediniz, günaydın veya hoşgeldiniz" anlamlarında bir esenleşme, selamlaşma sözü…

Siz de Dijital Dünlük’e hoş geldiniz. Pekiyi neden Dijital Günlük değil de Dünlük… Çünkü bu yazıya son noktayı koyduktan sonra ‘dün’de kalmış olacak her ne kadar ‘gün’de yazmış olsam da… Tabii bu benim fikrim. Eminim karşı pek çok fikir olacaktır.

25 yıldır günlük tutuyorum. Dijital değil. Bildiğiniz defter şeklinde. Saklaması zor bu arada söyleyeyim. Dijitali daha az yer tutar, daha mantıklı günümüzde. Ama kalemle kağıdın buluşması bana her zaman daha gerçek geliyor. Daha kalıcı… Bazen 20 yıl önce yazdıklarımı karıştırıyorum. Şimdi adını ve yüzünü bile hatırlamadığım onlarca kişiyle kesişen hayatlarımızdan kesitler… Zamanda yolculuk yapıyorum sanki o an. "Gerçekten de ben bunları yaşadım" diyorum, çoğu zaman ağzım açık kalarak.

The Notebook diye bir film vardır. Nicholas Spark’ın kitabından uyarlama… Alzheimer nedeniyle hiçbir şeyi hatırlamayan kadına kocası günlükleri yoluyla geçmişi anlatıyordu, aslında kendi kelimeleriyle. Çok şükür henüz ufak unutkanlıklar başlasa da hastalık düzeyinde değil. Öyleyken bile günlükte okuduğum ve kendi yaşadığım bazı olayları bir başkasının başına gelmiş gibi okuyorum ilk başta. Sonra sonra hatırlıyorum, "Aaa evet ya, böyle olmuştu" diyerek.

Gençlik yıllarında yazdıklarım daha isyankarmış mesela… Daha depresif. Bugün bile okuduğumda içim kararıyor. Ama iyi ki de yaşayıp atlatmışım o günleri diyorum. Bugünkü beni ben yapan o günlerdi çünkü…

Şimdi yazdığım günlüklerde ise ülkenin gündemi de oluyor. Yine içim sıkılıyor. Ama hisleri paylaşmak iyi geliyor bir yandan. Anahtar kelime bu galiba: Paylaşmak…

Bazen dünya ve ülke gündeminin bazen de kendi gündemimin bana hissettirdiklerini paylaşmak. Ama dedim ya noktayı koyduğum anda hepsi aslında "dün"de kalacağı için de adı "dünlük" olsun istedim.

O yüzden "merhaba" efendim. Dijital Dünlük’te buluşmak dileğiyle…



* 25 Temmuz 2020'de www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayınlanmıştır.