13 Aralık 2020 Pazar

“Askıda ekmek” oluyor da “Askıda kitap” niye olmasın?

Sevgili “Dünlük” bir hafta ne kadar çabuk geçmiş? Bu hafta uzun zamandır aklıma takılan bir şeyi paylaşmak istiyorum. Aklımda uzun zamandır vardı da üstüne etraflıca düşünmem, bu hafta sosyal medyada gördüğüm bir kitap kampanyası ile oldu.

Okumayı çok seven ancak ekonomik nedenlerle her istediği kitabı alamayan üç kardeş için kitap isteniyordu paylaşımda. Bu tür, öğretmenlerden sınıfları için gelen kampanya isteklerine çok kitap yolladım. Ancak evdeki “artık okumadığım” kitapları değil, kitap satan internet sitelerinden adreslerine… Hem sıfır kitapları olsun istedim, hem de düşündüğümde kargoya kitaplarla gitmek zor bir süreç -Ki PTT dahil hiçbir kargo şirketi yok yakınımda, araçla gitmem gerek- hem de kargo için ödeyeceğim parayla (kilo üzerinden olduğu için çok tutuyor kargo ücreti) o şekilde daha çok kitap alabilirim dedim. İşte o günlerde aklıma geldi “askıda kitap” olsa ne güzel olur diye.

Hani fırınlarda, siz ekmeğin parasını ödüyorsunuz, askıya asıyorsunuz, ihtiyacı olan da askıdan alıyor, böylece o kişi rencide olmuyor, “iyilik” sessiz sedasız ulaşıyor yerine. Kitap satan online firmalar da öyle bir köşe açsa. Kendisi için kitap alan oraya da bir kitap eklese… O askıdaki kitapları da öğretmenler, sınıflarındaki kütüphaneler ya da kitap okumayı seven ama parası yetmediği için okuyamayan öğrencileri için alsa…

Kitap satan küçük kitapçılar pek kalmadı artık, özellikle büyük şehirlerde. Yoksa oralarda da “askıda kitap” uygulaması güzel olurdu. Büyük şirketlerin böyle bir uygulamayı hayata geçireceğini düşünmek zor… Biliyorum “askıda kitap” suiistimale açık bir öneri… Ama geliştirilebilir sanki.

Ben evde okuduğum ve bir daha okumayı düşünmediğim kitapları halk eğitim kütüphanesine götürüyorum. Kargodan daha yakın. Ayrıca oradan ihtiyacı olan okullara dağıtım yapıldığını söyledi görevli. Kütüphaneye yakında oturanlar üyelikle o kitaplara ulaşabiliyor da… Ama benim çevremdeki kadar çok kütüphane var mıdır her yerde bilmiyorum tabii.

Özellikle koronavirüsü nedeniyle evlerden çıkamadığımız şu günlerde kitap okumak benim için bir kurtuluş oldu. O yüzden isteyip kitap alamayan herkes kitap okusun istedim. Belki “askıda kitap” hayalim, gün gelir gerçek olur.

Güzel hayalleriniz olması dileğiyle…


* 15 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Ruhunuzu 'şiddet'ten nasıl koruyorsunuz?

Merhaba sevgili dünlük…

Bugün sosyal medyada takip ettiğim bir kadın sayfasında -ki çok yararlı fikir alışverişleri ve tavsiyeler olduğu için takip ettiğim tek sayfa- ilginç bir tartışma konusu vardı: Şiddetsizlik. Ahimsa yani Sanksritçe’de kısaca “Şiddetsizlik Yasası” denilen kelimeyi de orada görüp merak ettim. Kadim bir Hint “şiddetsizlik” ilkesiymiş. “İnsan asla bir canlıya zarar vermemeli, onu yaralamamalı, öldürmemeli” diyor özetle. Wikipedia’daki bilgilere göre, “Ahimsa” çok boyutlu bir kavram. Ahimsa’nın 'incitme' önermesi kişinin düşüncelerini, sözlerini ve eylemlerini içeriyor. Bence “şiddet” de çok boyutlu. İnsanları sadece fiziksel olarak incitmiyor. Düşüncelerini ve ruhunu da incitiyor.

Takip ettiğim sayfadaki yorumlarda ilginç “şiddet” çeşitleri vardı. Örneğin sosyal medyada paylaşılan bir fotoğrafın altına yazılan “İyi misin, kötü görünüyorsun” şeklindeki bir yorum. Ki bu benim başıma da geldi. İyi paylaşımlarıma hiçbir yorum yapmayan “sözde en iyi arkadaşım”, ne zaman sıkıntılı bir şey paylaşsam “Ne oldu, kötüsün galiba” diye yorum yapardı. Sonra zaten yine bir başka yorumu yüzünden yıllarca kör topal ilerleyen o arkadaşlığı bıçak gibi kesmiştim.

O yazının ardından, hayatım boyunca düşüncelerimi ve ruhumu yaralayan “iyilik”miş, “samimiyet”miş gibi uygulanan şiddetleri düşündüm.

Genç kızlığın başında bir “tanıdık” düğününde çekilen fotoğrafları teslim ederken “Olduğundan güzel çıkmışsın” demişti. Espri yaptığını söylemişti ama benim ruhumda bir çentik attı mesela. Ve onu hayatımdan çıkardım. Şeker Portakalı’ndaki Zeze gibi sevmeyerek içimde öldürdüm onu.

Yıllar sonra iş hayatında “iyi arkadaşım” dediğim kişi, hem bütün derdini anlatıp bana “Nasılsın” diye bile sormazken bir de “Sen bu anlattıklarımı o kişilere anlatıyorsun” deyip paranoyakça beni suçlamıştı. Ki anlattığı kişileri tanımıyordum bile!  Bu suçlamaları ikinci kez yönelttiğinde, “Üçüncüsü olursa bir daha benim dostluğumu bulamazsın” dedim. Ama o yine suçladı. Onu da en son attığı şüphe dolu mesajına “Senin profesyonel yardım alman şart. Ben artık sana yetmiyorum” diye mesaj atarak sildim.

Bu tür “ruha yönelik şiddete”, aynı şekilde şiddetle değil ama “yok sayarak” karşılık verdiğinizde kendinizi daha iyi hissediyorsunuz. Sadece böyle benzer bir şeyle karşılaştığınızda aklınıza geliyor. Tavsiye ederim.

* 08 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Lütfen doğayı bulduğunuz gibi bırakın!

Sevgili Dünlük… Bugün Kurban Bayramı’nın ikinci günü. Umarım herkes sağlıkla ve sorunsuz bir şekilde geçiriyordur. Tahminimce korona yüzünden dışarı çıkamadığı günlerin intikamını alır gibi herkes doğaya akın etmek isteyecek. Deniz sevenler deniz kenarına, yeşillik sevenler belki ormana belki bulduğu tek bir ağacın altına. Buraya kadar her şey güzel, bir de çöplerini o doğaya kusmasa!

Biliyorsunuz 1 Ocak 2019’dan bu yana marketlerde poşetler paralı veriliyor. Amaç plastik kullanımını azaltmak, doğaya çöp olarak dönmesin diye. Doğaya bir etkisi oldu mu bilmiyorum ama devlet bütçesine katkısı olduğu bir gerçek.

Greenpeace Türkiye’nin instagram sayfasında güzel bir kampanya gördüm. “Plastiksiz1ay” adı. Plastikten kurtulmak için aşağıdaki plastikleri bir aydır kullanmadım diye bir görseli var. Plastik kaşık, çatal bıçak, plastik pipet, plastik bardak, plastik şişe, plastik poşet ve plastik kulak çubuğu var listenin görsellerinde. Ama bence eksik. Çünkü örneğin sıvı sabun aldığınızda her seferinde yeni bir plastik de almış oluyorsunuz. Siz ne kadar evde onu cam bir sabunluğa aktarsanız da… Ve o plastikler ne yazık ki ayrıştırılarak da olsa çöpe gidiyor. Ve bir plastik binlerce yıl doğada yok olmadan kalabiliyor!

Plastik poşet yerine bez torba kullanıyorum uzun zamandır. Plastik poşetleri ise çöpümü atarken kullanıyorum. Çöplerimi de 25 yıldır ayrıştırıyorum. Yeniden değerlendirilecekleri, camları ve mutfak çöplerini ayrı poşetlerde atıyorum. Belediyemiz de çöpleri ayrı şekilde topluyor çok şükür. Ama 25 yıl önce belediyeler ayrı toplamıyordu. O zamanlar çöp toplayan vatandaşlar bu görevi görüyordu daha çok. Onlar hala varlar, çünkü her belediyede çöp ayrım sistemi yok. Etrafta bu kadar plastik çöp varken hala yurtdışından ithal etmemiz ise ayrı bir garabet.

Laf lafı açtı, uzadı. Özetle demem o ki dinlenmek, eğlenmek, huzur bulmak için gittiğiniz doğayı, bulduğunuz gibi bırakın. Ha kirli mi buldunuz, bu sizin çöp eklemeniz için bir neden değil. Ben hem arabada hem çantamda her zaman çöp için bir poşet bulundururum. Arabada bir şey yiyip içtiğimizde çöpleri bunda biriktiririm. Çöp konteynırı bulursam atarım, bulamazsam da ağzını bağlayıp eve kadar getiririm. Çok zor değil, inanın. Çünkü doğa hasta olduğunda gördük ki, bütün dünya hasta oluyor. Bu hastalık da virüs ya da başka türlü şekillerde insanı vuruyor.

Tekrar sağlıklı ve temiz bayramlar diliyorum.


* 01 Ağustos 2020 tarihinde www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayımlanmıştır.

Dijital Dünlük

Merhaba… Çok severim bu selamlaşma sözünü… İkili iletişimde çok da kullanırım. Arapça’da "rahaba" yani "ferah idi" anlamına gelen ‘rahaba’ kelimesinden türeyen "merhab"a uzanıyormuş kökeni… Yani "ferahlıkla" demek oluyor bu durumda…

TDK’ya göre isim anlamı "selam…" Ünlem olarak "geniş ve mamur yere hoş geldiniz, rahat ediniz, günaydın veya hoşgeldiniz" anlamlarında bir esenleşme, selamlaşma sözü…

Siz de Dijital Dünlük’e hoş geldiniz. Pekiyi neden Dijital Günlük değil de Dünlük… Çünkü bu yazıya son noktayı koyduktan sonra ‘dün’de kalmış olacak her ne kadar ‘gün’de yazmış olsam da… Tabii bu benim fikrim. Eminim karşı pek çok fikir olacaktır.

25 yıldır günlük tutuyorum. Dijital değil. Bildiğiniz defter şeklinde. Saklaması zor bu arada söyleyeyim. Dijitali daha az yer tutar, daha mantıklı günümüzde. Ama kalemle kağıdın buluşması bana her zaman daha gerçek geliyor. Daha kalıcı… Bazen 20 yıl önce yazdıklarımı karıştırıyorum. Şimdi adını ve yüzünü bile hatırlamadığım onlarca kişiyle kesişen hayatlarımızdan kesitler… Zamanda yolculuk yapıyorum sanki o an. "Gerçekten de ben bunları yaşadım" diyorum, çoğu zaman ağzım açık kalarak.

The Notebook diye bir film vardır. Nicholas Spark’ın kitabından uyarlama… Alzheimer nedeniyle hiçbir şeyi hatırlamayan kadına kocası günlükleri yoluyla geçmişi anlatıyordu, aslında kendi kelimeleriyle. Çok şükür henüz ufak unutkanlıklar başlasa da hastalık düzeyinde değil. Öyleyken bile günlükte okuduğum ve kendi yaşadığım bazı olayları bir başkasının başına gelmiş gibi okuyorum ilk başta. Sonra sonra hatırlıyorum, "Aaa evet ya, böyle olmuştu" diyerek.

Gençlik yıllarında yazdıklarım daha isyankarmış mesela… Daha depresif. Bugün bile okuduğumda içim kararıyor. Ama iyi ki de yaşayıp atlatmışım o günleri diyorum. Bugünkü beni ben yapan o günlerdi çünkü…

Şimdi yazdığım günlüklerde ise ülkenin gündemi de oluyor. Yine içim sıkılıyor. Ama hisleri paylaşmak iyi geliyor bir yandan. Anahtar kelime bu galiba: Paylaşmak…

Bazen dünya ve ülke gündeminin bazen de kendi gündemimin bana hissettirdiklerini paylaşmak. Ama dedim ya noktayı koyduğum anda hepsi aslında "dün"de kalacağı için de adı "dünlük" olsun istedim.

O yüzden "merhaba" efendim. Dijital Dünlük’te buluşmak dileğiyle…



* 25 Temmuz 2020'de www.durumgazetesi.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


29 Eylül 2018 Cumartesi

Affedemiyorum!

Fark ettim ki bazı şeyleri affedemiyorum. Bazı cümleleri… 
Mesela üniversiteyi kazandığımız için sevindiğimiz o gün “Ben bölümümü bitirince, şuraya, buraya müdür olabilirim ama sen ne olacaksın?” diyen “en iyi arkadaşları”… Telefon numaramı lütfen kimseye verme dediğim halde herkese verip bir de bunu sonradan söyleyen “en iyi arkadaş"  aynı zamanda…
Ya da ergenliğin en bunalımlı döneminde, kendi düğününde çekilen fotoğrafları “Olduğunuzdan güzel çıkmışsınız” diyerek veren yengeleri… 
İşyerinden tanıştığınız kişiyle evlenirken “Çalışmasan evde kalacakmışsın” diyen ya da, dişi iltihap yüzünden şişmiş genç kıza yıllar sonra “Kuazomado’ya dönmüştün” diye gülen komşu teyzeleri…
Toplantı masasında öksürürken “Eee yeter artık git tedavi ol da gel” diyen genel yayın yönetmenlerini… Oysa öksürüğümün en büyük nedeni, onun masada içtiği sigaralardı…
“Sana da güvenemiyorum, sen konuşmalarımızı hep başkalarına anlatıyorsundur” diye suçlayan ama kendisine verilen sırrı 5 dakika sonra anlatmaması gereken muhatabına aktaran ‘arkadaşları’…
AFFEDEMİYORUM. İÇİM AFFET DESE… BEYNİM AFFETSE, KALBİMİN BİR KÖŞESİ AFFEDEMİYOR İŞTE…


2 Eylül 2018 Pazar

Şiirimsilerim... (Hepsi benim bebeğim:)

GÖLGESİZ İNSANLAR

Issız adada bir ben bir martılar
Martılar bile çift uçuyor
Benimse bir gölgem var
O da akşam gidiyor!

MARTILAR

Bu simit tek başına çekilmez
Peynir de olsa, hatta çay da
O zaman bir de vapur olsa...
Ve tabii ki martılar da...

DENİZ FENERİ 1

Nazım diyordu ki
"Ben bir ceviz ağacıyım,
Gülhane Parkı'nda"
Ben de bir deniz feneriyim
"Yalnızlar Rıhtımı"nda...

DENİZ FENERİ 2

Deniz feneri gibiyim
Mağrur ama yalnız...
Herkes ışığı takip ediyor
Ama yaklaşmaya korkuyor!

DENİZ FENERİ 3

Deniz feneri gibi
Bir yanıp bir söndüm
Ama beni görmedi
Çarptı, yaraladı
Farkına bile varmadı!

DENİZ FENERİ 4

Kendini anlatan bir simge bul deseler
Deniz feneri derim.
Etrafına ışık saçmaya çalışıyor
ama yalnız...
O ışıklarla aslında yardım istediğini
kimse anlamıyor

DENİZ FENERİ 5

Bir gemi yanaştı
Deniz fenerine...
Deniz feneri sevindi
Yalnızlıktan kurtuldum diye
Gemideki biri el salladı- sonra seslendi
"Ben her ışık saçana giderim
Ama şimdi senden daha parlak
Işık saçanını gördüm"
Ve dümeni kırdı sonra
Yine kaldı deniz feneri
Yalnızlığıyla baş başa...

DEĞER BİLEMEYENLERE 1

Zamanında insanlara fazla fazla verdiğim
Ama kullanmadıkları için heba olan
"değer"leri topluyorub geri...
Tıpkı bankaların zamanında kullanılmayınca
Geri çektiği para puanlar gibi...

DEĞER BİLMEYENLERE 2

Sen birine ne kadar değer verirsen ver
O sadece "ederi" kadar...
Fazlası değil!
Gerisi hayal kırıklığı ve pişmanlık...
Fazlası değil!



4 Eylül 2015 Cuma

Dağların altındaki cennet: Kotor

Kotor'da Old Town'ın içinden Bayrak Kalesi'ne tırmandığınızda gördüğünüz manzara bu... Müthiş değil mi?
Montenegro (Karadağ) 6 gün boyunca bize ev sahipliği yaptı. Gitmeden önce bilgi sahibi olmak için google’da aradığımda gidenlerin yazdığı bloglardan çok yararlandım. Bazı yanlış bilgilerin doğrusunu oraya gittiğimde öğrendim.
THY uçağıyla Podgorica’ya indik önce… İnternetten taksiyi daha önceden ayarladığımız için havaalanında ilk kez ismimizle beklendik, çok havalıydı. Havaalanındaki taksiler daha pahalıya gidiyormuş. O yüzden önceden ayarlamak iyi oldu.
Bir gece Podgorica’da kaldık. Kalmışken de tanıyalım dedik. Başkentleri ama Edirne kadar bir yer. O kadar bile tarihi eser yok. Ya da biz bulamadık.
Ribnica ve Moraca nehirlerinin bitiştiği yerde kurulmuş şehir… Hava gittiğimizde 32 dereceydi. Nehir kenarına gittik. Milenyum Köprüsü’nden geçtik. Nehire ayaklarımızı soktuk. Su buz gibiydi de biraz kendimize geldik.
Nehir kıyısından sonra şehir içine gittik. Sahat Kula’larını gördük. Osmanlı döneminden kalma bir Saat Kulesi… Ama bakımsız… Biraz ilerideki sokaktan girince Osmanlı döneminden kalmış TİKA tarafından restore edilmiş Mehmet Paşa Camii’ni gördük. Kapalıydı. Biz fotoğraf çekmek için bahçesine girer girmez mahalledeki dilenci çocuklar sardı etrafımızı… Para istediler. Para yerine güzel fotoğraflarını çektik. Memnun kaldılar mı bilemedim.
Gitmeden önce okuduğum bir blogda, "yayalar için durmuyorlar, Avrupa şehri beklemeyin” yazıyordu. Yazının tarihini bilmiyorum ama biz gittiğimizde adımımızı attığımız anda bütün araçlar durdu. Sanırım AB’ye girmek için çalışıyor olmaları etkili olmuş.

Cevapi satan yerin afişi...
Sahat Kula’nın oraya giderken Türkçe konuştuğumuzu duyan bir çift durdurdu. Orada duran bürekçi ile yanındaki kebapçıyı gösterdi. İkisi de yemek konusunda çok iyiymiş. "Köfteleri için buraya geliyoruz” dediler. Dönüşte dükkana biz de girdik. “Meatball” dedik, “Yok” dediler. Sonra kapıda asılı afişlerinden “cevapi”yi öğrenip girdik “cevapi” olarak istedik. Bizim Sultanahmet ile Tekirdağ köftesi karışımı bir lezzet. Yanındaki lahana salatası ile bizimkinden daha kıvamlı yoğurtla gayet güzeldi tadı. Fiyatı da çok iyi. Küçük porsiyon 180 gram ve 2.50 Euro. Ama öyle küçük bir şey gelmesin gözünüzün önüne… 4 kişi 3 porsiyonla gayet güzel doyduk.
Podgorica’da iki yıldızlı Hotel İdeal’de kaldık. Oda-Kahvaltı idi. Kahvaltıda salam gibi bir şey vardı. Ne eti diye sorduk. Adam sinsi sinsi gülüp “Pork” dedi. Sonra da “Just kidding” diye ekledi.

İkinci durağımız Kotor’du. Podgorica’dan otobüs durağına gitmek üzere çağırdığımız taksi bizi 30 Euro’ya Kotor’a bırakabileceğini söyleyince taksi konforunu tercih ettik. Otobüs fiyatı da yakındı ve daha önce okuduğum bloglarda eski otobüslere de denk gelebileceğimiz yazıyordu. O yüzden taksi iyi bir tercih gibi göründü.
Kotor’a tek kelimeyle ba-yıl-dım. Sakin… İnsanlar sanki “yavaş şehir”de yaşıyor. Kimse kimseye yan gözle bakmıyor. Kadınlar istediği gibi giyiniyor, tek başına geziyor. Herkes güler yüzlü… Sokakta rastladığı tanıdıklarını yanaklarından öpmeden bırakmıyor:)
Kamena Palata'nın minik plajı... Manzara müthiş... Suyu serin ve canlandırıcı...

Kotor’da Kamena Palata denilen bir taş binada kaldık. Manastırla bitişik. Bana temiz olsun yeter, lüks aramam diyorsanız şiddetle tavsiye ederim. Müthiş manzaralı bir terası vardı. Kendine ait minicik de bir plajı…
Fiyata kahvaltı dahil değildi. Biz de kahvaltılık malzememizi alıp o terasta yaptık. Oranın sahibi “Daha önce 8, 9 Türk aile geldi. Hiçbiri buraya çıkmadı. Bir siz çıktınız. Çok memnun olduk” dedi. Düşündüm. Ben böyle bir teras varken odaya niye tıkılayım diye… Diğer ailelerin neden içeriden çıkmadığını düşündüm düşündüm bulamadım.
Kamena Palata manastırın yanında...
Otelin sahibi olan aile de hiç içeri girmiyordu. Bir de sevimli köpekleri vardı, Bobi...
Kotor’un denizi kum değil, taşlık. O yüzden ben gitmeden önce okuduğum bloglarda yanınıza bir deniz ayakkabısı alsanız iyi olur önerisini dinlediğime memnunum.

Yemekler güzel. “Bürek"leri bizim kol börekleri gibi aynı... Old Town'ın yakınında Dojmi diye büyük bir yer var. Free interneti olan. Pizzalarını tavsiye ederim. Fiyatları da uygun. 
Old Town'ı hem gündüz (ama çok sıcak olmayan saatlerde) hem de gece gezmenizi öneririm. İçinde, Bayrak Tepesi ve tarihi manastıra çıkan yol var. Giriş 3 Euro... Gece de çıkabiliyorsun ama o manzarayı görmek için gündüz gitmek şart bence... Dağın tepesine çıktığımda ayaklarımı hissetmiyordum ama o manzara her şeye değerdi. Biz güneş doğmadan daha doğrusu dağı aşmadan uyanıp çıktık. İyi ki de öyle yapmışız. Dönüşe geçtiğimizde güneş tepemizdeydi ve çok yakıyordu.
Hava durumuna bakarken yanlış bir Montenegro'ya bakmış olabiliriz, serin görünüyordu. Hatta yanıma daha çok kalın ve kollu şeyler almıştım. O yüzden kolsuz iki elbiseyle dolaşıp durdum:)
Kotor'da kaldığımız Kamena Palata ile Old Town arası çok yakındı. Giderken genelde yürüdük. Dönüşte ise market alışverişi yaptığımız için taksiye bindik. 2 Euro tutuyordu. 

Budva: Kaleden plajlara genel bakış. Yalnız bu plaj lüks otele ait. Giriş 25 Euro. Uzaktaki bedava
Biz Kotor'dan sonra Budva'ya geçtik. Budva daha çok gençlerin takıldığı, gece kulüpleri falan olan bir yer. Orada da Old Town'dan biraz daha içerde olan Butua Otel'de kaldık. O da apartman tarzıydı. Temiz, güzel... Onda kahvaltı da dahildi. Kahvaltısı da Türk damak tadına biraz daha uygundu.
Sveti Nicholas adasına gitmek adam başı 3 Euro. Tekneler gayet güzel. Yolculuk da çok sürmüyor.
Gelelim denize… Budva’nın denizi daha da taşlıktı. Ve uzaktı. Deniz olarak adam başı 3 Euro’ya gidiş dönüş gidilen Sveti Nicholas adasını tavsiye ederim. Oradaki Hawaii denilen mekanın Cevapi'sini de öyle... Fiyatları da uygun. Biz tek porsiyonla 4 kişi doyduk. Porsiyonlar biraz fazla irice... 
Çok meşhur olan Sveti Stefan'a gitmedik. Yorgunduk, 4 kişiydik. Gözümüz yemedi. Podgorica'ya dönerken yukarıdan gördüm. Gerçekten çok küçük bir adaymış. Osmanlılardan aldıkları ganimetlerle yapmışlar o adayı. Belki de gönlüm o yüzden kabul etmemiştir gitmeyi:))))
Budva'nın simgesi kale içindeki müzede... Müzeye giriş 2.5 Euro. Bundan başka da bir şey yok. Sadece manzara...