5 Temmuz 2025 Cumartesi

Tarih tekerrür eder... Ders almayınca!

III. Murad 12. Osmanlı Padişahı

Normalde biyografi türü okumayı çok sevmiyorum. Belki ilgimi çekecek olanı bulamadım, ondandır. Tarih kitapları da çok tercih ettiğim tür değil. Ama Osmanlı padişahlarının hayatları ilgimi çekiyor. En çok da halka ve çevresindekilere haksızlık yapanlar, ezenler ile kardeşlerini hatta oğullarını katledenler… Onların nasıl öldüğünü öğrenmek istiyorum. Aldıkları ahlarla orantılı mı örneğin?


Tarih derslerinden adı fazla hatırımda kalmayan bir padişah var ki, hayatı Necdet Sakaoğlu’nun Mülkün Sultanları kitabında okuyunca hayli ilgimi çekti: III. Murad. (Viyana’ya seferleri başlatmış ama hiç bu kısımlar aklımda kalmamış.) II. Selim ile Yahudi ya da İtalyan asıllı, cariye kökenli Nurbanu Sultan’ın oğlu. Padişahlığı sadece saray yaşamı olarak algıladığı için İstanbul dışına bile çıkmamış. Onun döneminde Topkapı Sarayı harem dairesi en kalabalık cariye ve hizmet kadrosunu barındırıyormuş. Bir de cücelere meraklıymış. (İlginç, değil mi?)


Rüşvet ve yolsuzlukların ayyuka çıktığı bir dönemmiş III. Murad dönemi. İlk yüksek enflasyon da onun döneminde görülmüş.


İlk icraatı saraydaki beş küçük kardeşini boğdurmak olmuş. Öldürttüğü kardeşlerinin cenaze namazlarında bizzat bulunmuş. (Namaz kılınca günahlarının affolduğunu düşünüyordu belki de.)


III. Murad döneminde İstanbul semalarında bir kuyrukluyıldız görülmüş. Tabii büyük bir korku uyandırmış şehirde. Dönemin ünlü ozanlarından Saî “Didim tarihin Acem Şahı ola Na-Gâh Mat” diye bir tarih düşürmüş. Gerçekten de kuyrukluyıldızın görülmesinden az zaman sonra İran Şahı Tasmahb’ın öldüğü haberi gelmiş. (Bunu söyledi diye hapis yattı mı acaba?)


Halk fakirlik içinde kırılırken şehzadesi III. Mehmed için bir sünnet düğünü yaptırmış ki, 29 Mayıs 1582’de başlayıp 19 Temmuz’a kadar sürmüş. Ancak düğün sonrası III. Murad’la ilgili bir rüşvet skandalı patlamış! Padişahın yanından ayrılmayan saray cücesinin halktan rüşvet topladığı ortaya çıkmış. Cüce Nasuh hapsedilmiş, bazı valiler görevden alınmış.


İstanbul'da veba salgını başlamış. Vebanın nedeni olarak ne açıklanmış peki? Halkın aymazlığının Allah tarafından cezalandırılması. (Çok tanıdık, değil mi?) İki yıl sonra yeni ve daha büyük bir veba salgını baş göstermiş. Kırıp geçirmiş şehri! 


İlk kez III. Murad zamamında 9 Şubat 1588 akşamı Hz. Muhammed’in doğum günü nedeniyle İstanbul’da büyük camilerin minareleri kandillerle donatılmış. Bundan sonra diğer kutsal günlerde de kandil yakma gelenekleşmiş, bu yüzden bu gecelerin adı “kandil” olarak anılmaya başlanmış.


Ulufe akçeleri düşük ayarlı gümüşten kesilince saraya yürüyen kapıkulu sipahileri padişahı, “Yerine başka padişah buluruz” diye tehdit edince, beylerbeyi ile defterdarı idam ettirip şeyhülislamı görevden almış.


Bu dönem şehri silip süpüren büyük yangınlarla da anılıyor. Bu yangınlardan sonra o yerler zenginlere mülk olmuş. (Bu da tanıdık geldi sanki!)


Mart 1591’de Eski Bedesten’de bir soygun gerçekleştirilmiş. Bedesteni iyi bilen biri, herkes namazdayken yapmış soygunu. İstanbul Kadısı Çivizade Ali Çelebi, Yeniçeri Ağası Mehmed Ağa ve subaşı Rıdvan Çavuş, 15 gün bedesteni açtırmayıp herkesi işkencelerle sorgulamış. Sonuçta bedestenin Kuyumcular Kapısında misk amber satan bir Acem’in dükkanında çalınan bütün paralar bulunmuş.


Yine büyük bir veba salgını ardından zelzel-i azim olmuş. Yine veba ve deprem halkın aymazlığına bağlanmış.


İşte şimdi bu dönemde en ilgimi çeken olaya geldi sıra. Kitaptan alıntılıyorum:


“Eylül 1594’teki bir olay, sarayda neler döndüğünü ortaya çıkardı. Cevahirci bir Yahudi’nin, saray baltacısı Rıdvan’a verip hareme gönderdiği murassa kemerle sorgucun ne olduğu öğrenilmediği gibi, Yahudi de ortadan kayboldu. Baltacı Rıdvan’ın Yahudiyi boğup cesedini sakladığı saptandı. Usulen sorguya çekilmek istenince sarayın bu tür işlerini ve rüşvet pazarlıklarını yürüttüğünü, fazla sıkıştırılırsa çok şeyler açıklayacağını bildirip sarayda rüşvete bulaşmayanın olmadığını ileri sürdü. Olay güçlükle örtbas edildi.”


İhalelerde Müslüman ve dürüst kişilere değil de bol rüşvet veren gayrimüslim ve Yahudilere öncelik tanıyormuş III. Murad. Gerekçesini de şöyle açıklıyormuş: "Hazine mühimdir, ümerâ ve hükkâm elinde mal hâsıl olmaz, kendülere sa'y ederler, hazineye kefere enfâdur." (Kısaca Hazineye kafirlerin parası yararlıdır sanırım.) Bu dönemde, kadılar ve naipler de işlemleri, davaları rüşvetle yürütmekteymiş.


Gelelim III. Murad'ın ölümüne ve sonrasında yaşananlara...


1594’ün son günlerinde ölümcül rahatsızlığı konuşulmaya başlanmış. Soğuk algınlığı gibi başlamış. Mesanede taş olduğu belirlenmiş. Yabancı elçilerin ülkelerine gönderdiği raporlarda ise böbrekte taş ve tümör olduğu yazıyormuş. 49 yaşındaymış öldüğünde. Tabii ölümü gizlenmiş. Gizlice Manisa’daki oğlu III. Mehmed’e bildirilmiş. Tahta oturunca onun da ilk işi, babasının 19 şehzadesini boğdurmak olmuş. Bir de kendi oğlunu öldürtmüş daha sonra III. Mehmed. Onun nasıl öldüğünü de merak edip araştırdım. 37 yaşında, şişmanlıktan mütevellit kalp krizi geçirdiği yazıyor Wikipedia’da. Bu Mülkün Sultanları kitabında yer alan bilgiye bakılırsa, ölüm nedeni belirsiz ama İngiliz elçi Lello çok korktuğu vebadan öldüğünü yazmış. 

Ölüm nedeni ne olursa olsun, genç ve acı çekerek ölmüş görünüyor, ne dersiniz?


13 Kasım 2024 Çarşamba

Belki de sıra bizde!


Truman Show filmini izlediniz mi? Jim Carrey’nin başrolde olduğu 1998 yapımı distopik komedi. Truman, doğduğu günden beri yapay bir yerde yaşamaktadır. Etrafındaki her şey dekorun parçası, ailesi sandığı herkes oyuncudur. Truman dışında herkes gerçeği bilir. Ancak Truman bir yerde, gündelik hayatındaki minik aksaklıklarla “uyanır”. Uyandıkça da, bu “harika hayat”tan kaçmanın yollarını arar. Bir bölümde, karısı bir anda elinde tuttuğu bir ürünü, kameralara tanıtır gibi reklamını yapmaya başladığında Truman uyanmaların büyüğünü yaşıyordu.

Neyse, niye Truman Show’dan bahsediyorum. Sosyal Medya sayesinde yeni bir iş sahası açıldı. Influencer’lık ya da fenomenlik. Truman Show’da Truman bilmeden günlük hayatını kameralar karşısında yaşıyordu. Şimdi ise bu fenomenler, sabah uyandıkları andan itibaren, günlük rutinlerindeki her detayı, kendi kanalları olan sayfalarında videolarla takipçilerine seyrettiriyorlar. Çoğu işin içine çocuklarını da katıyor. Sonra bir anda, “Üstümdekini çok sormuşsunuz, linkini veriyorum” deyiveriyor. Ya da çocuklarının içtiği vitaminlerle ne kadar sağlıklı olduğunu, o vitamini gözümüzün içine sokarak anlatıyor. En komiği de, örneğin ülkede üzücü bazı gelişmeler olmuş (Ki bizim ülkemizde çok sık oluyor bu) tepkilerini dile getiriyor. Sonra bir sonraki paylaşımda bakıyorsunuz “Size muhteşem bir indirimle geldim” diye gülerek müjde veriyor.


Truman Show’da, en çok izlenen program olmaktan kaynaklı reklam gelirlerini yönetmen ve diğer oyuncular paylaşıyordu. Truman’dan ise kendisine sunulan hayatla yetinmesi bekleniyordu. Kapitalist düzenin bir oyununda piyondu. Ancak satrançta piyon, doğru hareket ederse vezir olabilir. Tabii oyunu iyi bilmek şart bunun için. 


Günümüzde hepimiz bu düzende piyonuz, ama bazı piyonlar, tatlı kârı kimselere bırakmamak için hayatlarını ekran karşısında yaşamaktan çekinmiyor. Yönetmene kalacağına bana kalsın diyerek, uyandıkları andan evlendikleri, çocuklarını doğurdukları ana her şeyi paylaşarak bunu paraya dönüştürüyorlar. Bizden de gökten kafamıza düşen gerçeklerle uyanmak yerine, kerevete çıkmamız bekleniyor.


Kim bilir belki bir gün Truman gibi biz de uyanırız. Ha bu arada, uyanmak derken, kârdan biraz da ben payımı alayım diyerek fenomen olma yolunda adım atmayı kastetmiyorum. Umarım anlaşılmışımdır.


Yasemin Saraç

12 Kasım 2024

21 Şubat 2024 Çarşamba

Kafada bir tuhaflık!


Dün instagramda Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabından alıntı bir paylaşım gördüm. “Kafamda bir tuhaflık vardı, İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu.”

Defalarca okudum… "İçimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu" benim kafama daha doğru geliyordu. Çünkü kafamda bir tuhaflık vardı’dan sonraki cümle için de yüklem vardı olmalıydı. Dolayısıyla “içimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu (vardı)” diye tamamlıyordu insan.


Kitabı okurken bu cümleye rastlamamıştım. Dün yeniden elime aldım. Kitapta değil ama baştaki ithaf sayfasındaymış ve ben ne yazık ki orayı es geçmişim:(( William Wordsworth’ün Prelüd adlı eserinden alıntı olduğu yazıyordu. Acaba dedim William Wordsworth de mi aynı şeyi yazmıştı. Prelüd’ü buldum. Nazmi Ağıl’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi’nde yayınlanmış. Oradaki cümle şöyle: “Bazı korkular ve en çok da tuhaf bir düşünce, O zamana, o yere ait değilmişim duygusu.”


Nazmi Ağıl benim düşündüğüm gibi çevirmiş yani Türkçeye. Ama bununla da yetinmedim. Prelüd’ün orijinaline de ulaştım. Orijinali şöyleydi: “… And, more than all, a strangeness in the mind, A feeling that I was not for that hour, Nor for that place.” 


Yapay zeka Deeply’nin çevirisi “Ve hepsinden öte, zihinde bir tuhaflık, o saat için olmadığım bir his, ne de o yer için…”


Yetinmedim, İngilizceyi çok iyi bilen bir arkadaşıma da yolladım. Onun çevirisi de “Her şeyden öte kafamda bir tuhaflık… Ne bu zamana ne de bu yere ait olmayan bir his” şeklinde oldu.


Bütün çevirilerde ortak nokta “ait olmayan” his. Orhan Pamuk’un kitabındaki gibi “aitmişim duygusu” değil.


Ve beynim yine çalıştı: Robert Kolej mezunu Orhan Pamuk bunu böyle yazmazdı herhalde diye düşündüm. Hadi o dalgınlığına gelip yazdı, editörü de mi sorgulamadı.


Sorular beynimde birbirini kovalarken
Martin Eden
kitabındaki bir bölüm düştü aklıma:


“Editörlerin yüzde doksan dokuzunun başta gelen özelliği, başarısızlıkları. Yazar olmayı başaramamışlar. Sakın masabaşı işin sıkıcılığını, satışların ve işletme müdürünün kölesi olmayı yazarlıktan daha çok istediklerini zannetme. Yazmaya çalışmış ve becerememişler… Editörlerin, editör yardımcılarının çoğu ve dergilere, yayınevlerine dosya değerlendirmesi yapan danışmanların hemen hepsi, yazar olmaya çalışmış ama bunu başaramamış kişilerden oluşuyor. Özgünlük ve deha konusunda yargı makamında oturup, matbaaya neyin gidip neyin gitmeyeceğine karar verenler, şu dünyada bu işi yapması gereken son kişiler, yani özgün bir yanlarının olmadığı kanıtlanmış, ilahi kıvılcımın yanlarına bile uğramadığı belli olmuş bu adamlar.”


Benimki de işte kafada böyle bir tuhaflık!


Yasemin Saraç

21 Şubat 2024

26 Ekim 2023 Perşembe

Üslup sorunu



Sosyal medyada bu hafta çok paylaşılan, çok yorumlanan bir video vardı. Belki görmüşsünüzdür. Bir sınıf annesi, bir çocuğu videoyu çekiyor, çocuk da "Sana ne?" diye yanıt veriyordu. Devamını izlemedim. Videonun başı olmadığı için hak verme meselesine hiç girmiyorum. Ki bir çocuğun videosunun çekilip sosyal medyaya bu şekilde servis edilmesini hiçbir gerekçe haklı çıkaramaz.

Benim oğlum ilkokula giderken çalışma saatlerim yoğundu, sınıf annesi o zamanlar var mıydı, hiç hatırlamıyorum. Varsa da ben hiç muhatap olmadım. O yüzden videodaki kadının sınıf annesi olma kısmına da girmiyorum. Ama ben izlediğim ilk andan itibaren bir üslup sorunu olduğunu düşünüyorum. Çocuk "Sana ne?" diye bağırıyor ya... Çok kızmış olabilir, haklı olabilir ama "Sana ne" diye bağırdığı için olsa gerek bana çok itici geldi. "Siz bana karışamazsınız" dese "Ne hakla bana karışıyorsunuz!" dese, aynı anlama gelir ama daha doğru bir üslup olur diye düşünüyorum. 

Türkçe çok güzel bir dil "Siz" diye ayrı bir kişi zamiri var mesela... Hatta sırf yüklemin sonuna getirilen ekle bile "Siz" demeden kibar konuşabiliyorsunuz.

Ben bu yaşımda, kendimden küçüklerle de olmak üzere, şahsen tanımadığım kişilerle "sen"li "ben"li konuşmam, konuşamam. Çünkü ben öyle gördüm. Ama şimdi konuşma üslubunu kimse bilmiyor. Ne büyükler ne küçükler. Mesela doktorlar, -samimi olsun diyeymiş- "sen"li konuşuyor, ben hiç hoşlanmıyorum. Karşısındaki insana bırak, kendine saygısı olan öyle konuşmaz gibi geliyor bana...

Biliyorum çok eskilerde kaldım. Yeni nesil böyle değil. Ama inanın kibar olmak insanın değerinden bir şey azaltmıyor, aksine değer katıyor.

26 Ekim 2023

30 Kasım 2021 Salı

Kasım ayı giderken nanik yaptı, güldürdü

Kasım ayının son günü, absürt bir şekilde başladı. Öyle de sürdü benim için. Önce SMS’ime şöyle bir mesaj düştü: “Doç. Dr. Fatih Levent Balcı bugün saat 14.00’da TV100’de Özge Ulusoy ile Kahve Bahane’de meme kanseri hakkında son gelişmelerle sizlerle…”

Daha önce de kaydım olan hastanelerde yeni bir doktor göreve başlayacağı zaman bu tip mesajlar gelirdi. “Bilmem ne doktoru, hastanemizde hizmet vermeye başlamıştır.” Ama burada doktorla, çalıştığı hastaneyle ilgili hiçbir bilgi yok, çıkacağı programın reklamı yapılıyor. Ne doktoru tanırım, ne de TV izlerim. Ziyan ettiler benimle mesajı dedim içimden. Üstelik bildirimdeki başlık Dr. FL BALCI şeklindeydi, ben gözlüksüz onu Dr. Falcı Bacı okudum:)


Sonra dünkü lodostan sonra bugün azıcık güneş görünce markete gidip geleyim dedim. Ben siteden çıkarken, misafirliğe gelmiş yaşlıca bir kadın elindeki telefondan geldiği dairenin sahibine, içeri giremediğinden yakınıyordu. Sesi dışarı vermiş, ev sahibi diyor ki, "Ben seni görüyorum, kapıyı açıyorum, neden girmiyorsun?" Kadın sonunda dayanamadı, “Sen beni yine dinlemiyorsun” dedi. “Ben daha güvenlik olan kapıdayım, senin kapında değilim.” Karşıdaki kadın hala habire bir şeyler söylüyordu, dayanamadım izin isteyip çıktım kapıdan. Büyük ihtimalle evin sahibi de aşağıda başkasını görüyor ve misafiri sanıp kapıyı açmaya çalışıyordu. Ama tabii telefondaki kişiyi -aynı anda konuşmadan- dinlese boşuna efor sarfetmesi gerekmeyecekti. Sonra hallolmuştur büyük ihtimalle.


Markete girdim. Baba kız diyeceğim bir çift vardı. (Köylük yer için torun dede olabilecek yaşta bile geldiler gözüme) Adam, “Şu var mı, bu var mı?” diye kaba bir üslupla soruyor, kadın da “O var, şundan alacağız” diyordu ki, birden her cümlesinin sonunu “Aşkıııım” diye bağlamaya başladı. Ama istisnasız her cümleyi… Büyük ihtimalle babası değil, kocasıydı. Ve çevreden nasıl göründüğünü bildiği için o kelimeyi sarfetmek zorunda hissetmişti kendisini. En son görevliye “Kıvırcığı tartıyor muyuz?” diye sorarken çıktım. Çünkü maske bile kahkahamı saklamaya yetmeyecekti.


Eve doğru yürürken güneş bir anda gri bulutların altında kaldı ve ta daaaa fasulye büyüklüğünde dolu yağmaya başladı. “Aaa dolu yağıyor” cümlem bitmeden yağmura dönsem mi kararsızlığı yaşadı, ardından tamamen bitti. Ben de eve sağ salim dönmenin mutluluğuyla bugün yaşadığım absürt şeyleri unutmadan kaydedeyim dedim. Yazı günü olmayınca da blogum ne güne duruyor deyip oraya yazdım.


Ha bu arada bugün, yazı ile ilgilenen birisi, filmi de çekilen bir kitabı okuyacağını söyleyen bir hikaye paylaşmıştı hesabında. Kitabın 70 sayfa olduğunu da yazmış. Ama kitabın orijinaline baktım, 387 sayfa. “Bu özet herhalde” diye yazdım. “Çok çok özet değil ama içinde fazladan hikayeleştirme de yok” diye yanıt yazdı. Özeti ne sanıyor diye düşündüm ama yanıt vermedim. Sonuçta o kitap tanıtım yazıları yazan, röportajlar yapan birisi. O daha iyi biliyordur!



30 Kasım 2021

İstanbul



3 Şubat 2021 Çarşamba

Gönüller bir olurduktan sonra en uzaklar bile yakın oluyor

2020’nin bitmesine sayılı günler kaldı sevgili “Dünlük”. 2021 için geri sayım başladı. Sosyal medyaya baktığımda öyle bir hava var ki, 2020 biter bitmez her şey düzelecek, Covid 19 bitecek, ekonomik krizler son bulacak. Umutlu olmak güzel tabii de bu kadar beklentiye girmek insanın hayal kırıklığını artıracak diye korkuyorum.

Benim için 2021’in özel bir önemi var. İlk üniversiteden mezun olalı tam 30 yıl bitiyor 2021’de… Gerçi dişim apse yapıp yüzüm şiştiği için mezuniyet balosuna gidemedim ama olsun.

30 yıl… Oysa daha dün gibi. Ben o yıllarda da, şimdi olduğu gibi arkadaşlığa çok değer verirdim. Tabii karşı tarafta da aynı değeri hissettiğim sürece…


Ancak ilk sene anlaşıp arkadaş olduğum kişiler çalışma hayatına erken atılıp okula sınavdan sınava uğramaya başlayınca kendimi çok yalnız hissettiğimi hatırlıyorum. Bunun için çok da üzülüyordum. Hatta annem, “Belki ikinci sene yeni birileri gelir sana arkadaş olur” dediğinde, azarlamıştım. “İlkokul mu bu, babası tayin olacak ya da taşınacak da, üniversiteye ikinci sene yeni birileri gelecek” diye… Ama anneler her zaman bilir. Benim annem de bildi. İkinci sene sınıfımıza, Ege Üniversitesi’nden yatay geçişle gelen kişiyle gerçekten iyi arkadaş olduk.

Boş derslerde, ya da boş her anımızda müzeleri, sanat sergilerini, tarihi camileri gezdik. Okul dışında da görüşmeye çalıştık. Ancak okul bittiğinde iş hayatının yoğunluğunda görüşmelerimiz azaldı. Sonra o evlenip başka bir şehire yerleşti. İyice kaybettim izini.

Yıllarca rüyalarıma girdi tekrar görüşmemiz. Hep kalabalık bir yerde görüyorum onu, sonra yetişince arkasını dönüyor, başkası oluyor. Ya da kalabalıkta kaybediyorum izini… Ama inancımı hiç kaybetmedim. Bir gün elbet bir yerlerde buluşuruz diyordum.


Facebook icat olunca, ilk iş olarak onun adını arattım. Çok bulunan bir isim olmasa da birkaç tane çıktı karşıma. Mesaj yolladım. Biri “Ne yazık ki ben değilim” diye döndü. Birinden hiç yanıt gelmedi. Biri de rahatsız ediyorum diye kızmıştı yanlış hatırlamıyorsam.

Yıllar yıllar sonra, iş hayatından ayrıldım. Hatta sonra emekli oldum. O zaman mesajıma dönmeyen kişi yıllar sonra mesaj attı“Evet, benim” diye… Meğer arkadaş listesinde olmadığım için mesajım istenmeyen mesajlara düşmüş. Onun görmesi de yıllar sürmüş. Tekrar buluşmamız geç ve güç olmuştu ama olmuştu işte…

Şimdi başka başka şehirlerde teknolojinin verdiği imkanlarla, sanal yollardan da olsa görüşüyoruz. Görüşleri benim için her zaman önemli. Birbirimize, fikirlerimize her zaman saygı duyduk. O yüzden de yıllar sonra kaldığımız yerden devam edebildik.

Şimdi ben onun o duru, insanı rahatlatan sesinden okuduğu şiirleri dinliyorum youtube kanalında… O benim yazılarımı okuyor, görüşlerini yazıyor. Uzakları yakın eden teknoloji sayesinde, kilometrelerin önemi kalmıyor nasılsa… Yeter ki gönüller bir olsun…


Not: Geçtiğimiz hafta sonu açık öğretim sınavları yüzünden yazı günüm bu haftalık değişti. Bundan sonra yine aynı günde buluşmak dileğiyle…



Korku filmi olsa yarıda bırakır çıkardık ama bizzat yaşadık

2020 yılının son cumartesi gününden merhaba sevgili “Dünlük”… Genelde yıl sonunda insanlar sosyal medya hesaplarında yeni yılla ilgili beklentilerini, kendi hayatlarıyla ilgili hedeflerini yazar(dı). Kilo vereceğim, spora başlayacağım, daha iyi bir iş bulacağım vs… Ama dünya tarihine adını ‘pandemi nedeniyle evlere kapandığımız yıl’ olarak yazdıracak olan 2020 en azından plan yapmamayı öğretti. Ben son yıllarda tek bir şey diliyordum gelen yıldan: Gelen gideni aratmasın ve hiçbir şey getirmese de götürmesin yeter!

Bu yıl pandemi nedeniyle kendimle daha fazla vakit geçirince sevmediğim bazı huylarımla da yüzleştim ister istemez. Aceleciliğim, sabırsızlığım mesela… Bunları zaten biliyordum. Ve bu sene tıpkı yavaş şehirler gibi bir yavaşlama içine girdim. Çünkü istesem de yapamayacağım şeyler olduğunu gördüm: Sevdiklerine sarılamamak, istediğin zaman istediğin yere gidememek…


Bir de keşfettim ki, hayal kırıklıklarım büyük oluyor. Beni depresyona sokacak kadar hem de. Kendime yakın hissettiğim kişi (Bizzat tanıyor olmam gerekmiyor), hiç beklemediğim bir davranışta bulunduğunda, ihanete uğramış hissediyorum. Sonra da kendime kızıyorum neden bu kadar büyük beklentilere girip kendini bu kadar yıpratıyorsun diye… Yeni yılda mesela bu yönümü daha da azaltmayı, hatta kurtulmayı istiyorum. Ne kadar başarırım bilemem tabii.

Bunlar kendimle ilgili yıl sonu bilançomda çıkanlardı. Ülkeninkine baktığında gördüklerim ise çok daha iç karartıcı.

Korona virüsü kaynaklı ilk ölümün açıklandığı 17 Mart’tan 25 Aralık akşamına kadar toplam 19 bin 371 kişi Covid 19 yüzünden vefat etmiş. Aşıyla ilgili gelişmeler inşallah 2021’i daha umutlu yapmaya yeter.


11 AYDA 431 KADIN ÖLDÜRÜLDÜ


Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun verdiği raporlar ise daha dehşet verici. Platformun verdiği rapora göre, 2019 yılında 474 kadın ÖLDÜRÜLDÜ.

2020 yılında ise 11 ayda 431 kadın ‘can’ verdi. Bu kadınlardan 275’i erkekler tarafından katledilirken 156 kadın ise şüpheli şekilde hayatını kaybetti. Çoğu araştırılmayı bekliyor.

Pandemi nedeniyle evlerde şiddete maruz kalan, gidecek yeri olmadığı için şiddeti “kol kırılır yen içinde kalır” diye kabullenmek zorunda olan, şikayet ettikleri kişiler yargı tarafından serbest bırakıldığı için “Ne zaman öldürüleceğim?” diye bekleyen kadınların sayısı da neredeyse cinayete kurban gidenler kadar fazla.


Kadını, ayrılmak istediği için, kıskandığı için, beyni yerine başka organlarıyla düşündüğü için öldürmeyi hak gören erkekler, ancak eğitimle, o da kadının eğitimiyle değişebilir. Çünkü kadın eğitildiğinde, bir nesil düzelir. O yüzden zaten üniversiteleri fuhuş yuvası diye karalamalar… O yüzden kadının yeri evidir diye fetva vermeler. Gerçi sonra hastaneye gittiğinde karısını, kızını erkek doktor muayene ediyor diye doktoru döverler. Sormazlar mı adama, kızları okutmuyorsunuz ama kadın doktor aramayı biliyorsunuz diye!!! Ayrıca üfürükçü olunca kadın aramıyorlar, erkek üfürükçüler tarafından kandırılıp taciz ediliyorlar! Bu konuda çok doluyum, o yüzden burada keseyim. 

2021 umarım herkesin kendisiyle ilgili öz eleştirisini yapıp değiştirebileceği yönlerini değiştirmek için adım attığı bir yıl olur. Kendisinden hiçbir beklentim yok, 2020’yi bile aratmasın yeter!



Tepeden dalga dalga yayılan iğrenç zihniyet

Korona virüs nedeniyle evde karşıladığımız (Ben zaten evde karşılardım o anlamda bir şey değişmedi) 2021’in ikinci gününden merhaba sevgili ‘Dünlük’. Yine virüs nedeniyle üç gün boyunca evlerdeyiz. Pazartesiye kadar tatile çıkan virüs, pazartesi ‘normal’ hayatlarımıza dönünceye kadar izinli. Şaka bir yana, eskiden yeni yıla nasıl girersen öyle devam eder derlerdi. Dolayısıyla bu yıl da evde kalacağız gibi görünüyor.


Yılbaşı gecesi televizyondaki hiçbir şey ilgimi çekmedi. İnternette sörf yaparken buldum kendimi. Daha ilgi çekici geldi televizyondan bana. Mesela instagramda gelecek burada diye bir sayfa buldum. www.gelecekburada.net diye internet sayfasının instagram tanıtım sayfası. Sayfa kendisini “Sanal gerçekliğe dair tüm temel kavramları ve gelişmeleri bu başlığın altında derledik” diye tanıtıyor. Özellikle bugünlerdeki kadınlara yönelik taciz ve şiddet haberleri nedeniyle bir gönderileri daha çok ilgimi çekti.


O bildirinin ilk sayfasında “Akıllı elbise giyen 3 kadın, 3 saat 47 dakikada 157 kez fiziksel tacize uğradı” yazıyordu. İkinci sayfada, şöyle devam ediliyor: “2017 verilerine göre dünya genelinde kadınların en az yüzde 35’i fiziksel veya cinsel şiddete maruz kaldı. Sadece ABD’de ankete katılan kadınların yüzde 65’i en az bir kez tacize uğradığını söylerken Avrupa özelinde kaba bir ortalama ile bu rakam yüzde 42.6. Her ne kadar bu tarz istatistiklere sahip olsak da erkekler, kadınların yaşdığı tacizin ‘abartıldığını’ düşünüyor.”


Ardından Schweppes ve reklam ajansı Oglivy tarafından 2018 yılında tasarlanan “Akıllı elbise” ile yapılan bir araştırmaya ait bilgiler veriliyor. Yaptıkları araştırmayla The Dress for Respect (Saygı Elbisesi) denilen akıllı elbiseyi giyen kadınların, bir gece eğlenmeye çıktığında ne kadar çok fiziksel tacize uğradıklarını tespit etmişler. Buna göre bu elbiselerden giyen 3 kadın, 3 saat 47 dakikada 157 kez fiziksel tacize uğramış. 


O elbiseyi giyen kadın aynı zamanda kamera ve mikrofonla da takip edilmiş. Kadınlara her izinsiz dokunulduğunda elbiselerdeki sensörler sayesinde bir ısı haritası oluşturulmuş. Çalışma öncesi “Bence her şey hakkında çok şikayetçiler” diyen erkeklere bu video gösterildiğinde “Bu çok saçma. Şuba bak, direkt öpmeye çalışıyor. Aman Allahım” gibi tepkilerle karşılaşılmış. 

Bilimsel verileri olan bir araştırma. Postun kaydırmalı üçüncü sayfasında, o geceye ait video da var. Kadınların nasıl ‘fiziksel’ tacize uğradığını da gösteren.


Tamam haber ilginç. Ama beni asıl dumura uğratan, bu postun altına yorum yazan Türk erkeği zihniyeti oldu. Üstelik yazdığına göre kendisi de en azından sanal gerçeklikle ve bu tür işlerle uğraşan biri. Yorum da şu: “İstediğin kadar anket yap hiçbir anlamı yok. Kadınlar beğemedikleri erkeğin ilgisine taciz der.”

Kendisini okumuş, aklı başında bir insan olarak tanıtan bu şahıs “Kadınlar beğenmedikleri erkeğin ilgisine taciz der” yorumunın ardından sayfa admininin “Videoda yaşanan tacizi görebilirsin” tarzındaki yanıtına ise şöyle yazmış: “Bara gidip de beni mıncırdılar diyen bir kadın benim umrumda değil.”


İşte Türkiye’deki üstten dalga dalga gelen “erkek zihniyetini” özetleyen cümle. Kadın onların istediğini, onların istediği kadar yapacak. Aksi takdirde her şeyi, tacizi, hatta ölmeyi hak ediyor!

Bu zihniyet okuldaki “eğitim”le aşılacak bir şey değil. Ailedeki eğitimde bu verilmeli. Ama önce her şeyin kötüsünü hak ettiğine inandırılarak yetişen kadınlar değişmeli ki, oğullarını o yönde eğitebilsinler. O yüzden kadının yeri evi falan değil! Erkekler de kadınları “hak ettiği” şekilde cezalandırması gereken cellatlar değil!

Bütün ev işlerini kız çocuklarına yaptırıp oğlunun içeceği suyu bile kızıyla ayağına yollayan anneler de suçlu. Erkek adam istediğini yapar deyip kızına ‘kır dizini otur oturduğun yerde’ diyen babalar da! Ve onlar adam olmadan, daha çoook böyle yorumlar okuyup daha çok kadının ardından sosyal medyada adalet aramaya devam edeceğiz! Ta ki bu zihniyet değişene kadar!




Havadan sudan olsa da konuşmayı özledim

Bahar gibi geçen sıcak bir hafta, bugün yerini yağmurlu, serin bir havaya bıraktı. Ama yine de kış gibi değil sevgili “Dünlük”. Sanki sonbahar yeni gelmiş gibi. Umarım yağmurlar devam eder. İşte havadan sudan da olsa konuşmaya başladık seninle. Şimdi benden haberler…

2021’in ilk kitabı olarak Gülseren Budayıcıoğlu’nun “Madalyonun İçi” kitabına başladım. Masumlar Apartmanı’nın bu kitaptan çekildiğini öğrendiğimde ve diziyi çok uzun olması, iç karartması nedeniyle izlemeyi bıraktığımda kitabı okumayı aklımın bir köşesine yazmıştım. Ödünç alarak okuduğum için altını çizemiyorum ancak sevdiğim sayfaların fotoğrafını çekiyorum. Yarısına ulaştım. Psikiyatrist Gülseren Budayıcıoğlu, kendisine gelen birçok hastasıyla ilgili hikayeler paylaşmış kitabında. Ama benim amacım kitabı ya da yazarı eleştirmek değil.

Okuduğum kısma kadar olan bölümde anladığım, bütün psikolojik sorunların sebebi (Genetik değilse ya da altında başka bir hastalık barındırmıyorsa) yalnızlık, iletişimsizlik ve sevgisizlik. 


Kimi iletişim yolu olarak kavgayı, hatta dövülmeyi seçiyor. Kimi iletişim kuramadığı kocasıyla ‘hastalanarak’ iletişim kuruyor. İleri safhalarda, sevgisizlik özellikle de anneden geldiyse, sevilmediği için kendisini suçluyor. Kendisini cezalandırma yolunu seçiyor. Hastalardan bazıları konuşmamanın sonunda kafasındaki seslerle konuşmaya başlıyor. Tabii o ses çoğu zaman iyi şeyler söylemiyor.

Kitapta, evde hiç konuşmayan hastalar psikiyatra gelince her şeyi anlatmaya başlıyorlar. Sanki önlerinde bir set yıkılıyor. Konuşmanın, dinlenen taraf olmanın ne kadar önemli olduğunun farkına varıyorlar. Konuştukça bir şeyleri kabullenme süreci başlıyor. 

Ben de Covid 19 yüzünden evlere kapandığımız neredeyse bir yıl boyunca en çok konuşmayı özledim. Öyle havadan sudan, hatta bazen saçma sapan bile olsa konuşmayı. Kitap okurken, film izlerken tek taraflı bir iletişim var. Oysa film izlerken bile arada filmle ilgili düşüncelerimi paylaşmayı severim. Dolayısıyla düşüncelerim içimde kalıyor.


Evdeki nüfus ne yazık ki, konuşmayı pek sevmeyen erkeklerden oluşuyor. Gündelik olaylara ait konuşmaları sıkıcı buluyor. Yüzlerinden, mimiklerinden, hatta bazen tepkilerinden anlaşılıyor. O zaman içine içine konuşmaya başlıyor insan. Heyecanı kalmıyor. Bugün bu duygunun bilimsel bir adı olduğunu da öğrendim: Exulansis“Bizi heyecanlandıran, üzen bir olayı karşıdaki kişiye anlatırken aynı tepkileri göremeyince anlatma hevesinin kaçması” olarak tanımlanıyor. Benim son zamanlarda sıklıkla yaşadığım duygu.


İlk çalışmaya başladığım yıllarda işten geç çıkar, araç beklerken de kafeteryasına gidip arkadaşlarla konuşurduk. Bazen gerçekten havadan sudan, bazen işteki stres yaşatan durumlardan, bazen özel hayatımızdaki gerginliklerden… Ama orada konuştuktan sonra o beni geren konuların üzerimden akıp gittiğini hissederdim, eve geldiğimde aklıma bile gelmezdi o konu bir daha. İş hayatındaki yoğunluk artıp insanlar sadece kendi derdine düştüğünde konuşmalar azaldı önce. Konuşamadığım için içime attığım dönemlerde psikolojik yardım almaya başladım. Konuşmak iyi geldi. Önce hiç tanımadığım birine içimi açmak zor gelse de önemli olan o içini açmak kısmıydı. Ondan sonra o konuları bir daha kafaya takmadığımı gördüm. O gidip gelmeler uzun sürmeden geçti o sıkıntılar.


Şimdi yine evde kendimi kapana kısılmış hissettiğim günlerdeyim. Kısa telefon sohbetleri, görüntülü bile olsa karşılıklı sohbetlerin yerini tutmuyor. İşten geldiği için zaten bütün gün kafası şişmiş kocalar da konuşmaya pek istekli değil bu günlerde… O yüzden konuşamadığımı yazmak iyi geliyor. Bazen iç konuşmalarımdan hikayeler çıkıyor ortaya bazen de böyle dertleşmeler. Ama her halükarda iyi geliyor.

Siz de kokular sayesinde zaman yolculuğuna çıkanlardan mısınız?

Yağmurlu bir günden merhaba sevgili “Dünlük”… Geçen hafta açık öğretim sınavları yüzünden buluşamadık seninle. Özlemişim.

Geçen haftanın gündemi yine iç karartıcıydı. Kadın cinayetleri, pahalılık, siyasi kavgalar… Böyle durumlarda derin bir nefes alıp beni mutlu eden küçük şeyleri düşünmeye çalışıyorum. Bazen gittiğim bir yer, bazen okuduğum bir kitap, bazen de bir koku… Evet koku… Bunu düşünürken aklıma, sevdiğim kokular neler sorusu geldi? 

Kitapların kokusu beni hep mest etmiştir. Kendine özgü bir parfüm gibi. 


Sonra mis gibi kahve kokusu… Hem pişirmeden önceki hali, hem dumanı üstünde tüterkenki… 

Ve tabii ki yağmurdan sonraki toprak kokusu… Başka hiçbir yerde bulamayacağım bir koku… Beni hep güzel günlere götürür hayalimde… Ve internette rastladığım bir sitede, bu kokuyla ilgili bilimsel veriler buldum. 

İnstagramdaki bilgirim sayfasındaki paylaşımda “Yağmurdan sonra gelen toprak kokusunu kim sevmez?” diye soruyor, ardından da “Peki bu koku nedir, nereden gelir?” diyerek bu kokuyla ilgili bilgi veriyor.


Bu güzel kokuya “petrikor” deniliyormuş. O güzel kokan şey de geosmin adındaki bir bileşim. Bilgirim’den aktarıyorum: “Toprakta yaşayan bir tür bakteri, toprak nemliyken gelişir ve toprak kuruduğunda spor adı verilen üreme parçacıkları oluşturur. Yağmur yağdığında, kuru toprağın üzerindeki bu ufacık sporlar yağmur damlalarının yere çarpma şiddeti ile havalanır ve uçuşmaya başlar. Yağmur durduktan sona oluşan nemli havada bu sporlar havada asılı kalır, oradan buraya uçuşarak sonunda burnumuza girerler. İşte içimize çekerken keyiften gözlerimi kapattığımız koku, toprakta yaşayan bakterilerin üreme parçacıkları ve geosmin denen organik bileşimidir.”


Koku alma ve hafıza ilişkisi


Koku ve koku hafızasıyla ilgili olarak internette biraz gezinince farklı bilgiler çıktı karşıma. Evrimsel tarih boyunca koku alma, iletişimin gelişimi, türlerin hayatta kalmasıyla ilgili çeşitli amaçlara hizmet etmiş. Mesela anne olduktan sonra ana koku alma sisteminde değişiklikler meydana geliyormuş ve bu değişiklikler annenin yavruları tarafından tanınmasını sağlıyormuş.

Ve araştırmalara göre, Alzheimer ya da bunama gibi hastalıkları olanların koku hafızasında da eksiklikler olduğunu gösteren bulgular varmış. Hastalıkları kötüleştikçe kokuları ayırt etme yeteneklerini kaybediyorlarmış. Yani kokuların insanı mutlu olduğu bir döneme, ya da çocukluğundaki bir güne götürmesi de koku hafızasıyla ilgili…

Sabahki yağmurun aklıma getirdikleriyle nereden nereye geldik. Hep güzel günlerin kokusunu içimize çekmek dileğiyle…

Ağlamak hem güzeldir hem de faydalı

Nihayet havaların gerçekten kış gibi hissettirdiği “soğuk” bir cumartesiden merhaba sevgili “Dünlük”… Hep sıkıntılı haberler paylaşmak olmaz, güzel şeyler de paylaşılmalı… Mesela dün Hakkari’deki Şehit Selahattin İlköğretim Okulu’nun 2. sınıfında okuyan Yusuf Eymen Velieceoğlu’nun, 2 bin 557 öğrenci arasında yapılan Kanada Merkezli Caribou Matematik Organizasyonu’nda tüm soruları doğru yanıtlayarak dünya şampiyonu olduğunu okudum. Çok mutlu oldum, seninle de paylaşmak istedim.


Dün instagramda takip ettiğim güzel bilgiler paylaşan bir sayfada ise “Neden ağlamak iyi hissettirir?” başlıklı bir yazı gördüm. 4 adımda ağlamanın faydalarını anlatıyordu. Gözyaşlarının ilk faydası, normalden fazla üretilen stres hormonlarının bedenden atılmasını sağlamakmış. Duygusal veya fiziksel travmanın enerjisini atmaya, olayların kişinin gözünde netlik kazanmasını sağlamaya yardımcı olurmuş. Ağlama sırasında doğal ağrı kesici endorfin ve aşk hormoni oksitosin salgılandığı için iyi hissetmeye başlıyormuş insan. Ve dördüncü olarak “sözlerin yetersiz kaldığı anlarda” görsel olarak duyguların karşı tarafa iletilmesini destekliyormuş.


Kendimi düşündüm bu yazıyı okuyunca… Sıkı bir Sezen Aksu hayranı olmadım hiçbir zaman. Sevdiğim birkaç şarkısı taaa gençliğimde kalanlardan. Yenilerinin sözlerini asla “anlayamıyorum”. Ama bu anlamamak mantığını anlamamak değil, duyamıyorum sanki… Beynime de kalbime de ulaşmıyor. Ama mesela “Ağlamak Güzeldir” şarkısını ne zaman dinlesem benim de gözlerimden yaşlar süzülür. Ve iyi hissettirir. “Ağlamak şu gelip geçici dünyada/Her şeye rağmen var olmak demek/Ağlamak yaşayan binlerce duygu/İnsanca ve coşkulu güzel bir şeydir” dörtlüğünü severim en çok…


Ben de bazen güzel bir fotoğrafa bakarken, bazen bir film izlerken (hatta reklam), çoğu zaman kitap okurken, gözlerimden yaşlar süzülürken bulabiliyorum kendimi… Ama bu ağlama sonrası kendimi çok huzurlu hissediyorum. Düdüklü tencereden çıkması gereken buharın doğru zamanda çıkması gibi. (Bir de oğlum, saçma sapan her şeye ağlıyorsun diye dalga geçmese:)))

Bazen doğada dolaşırken bir ağacı gördüğümde ona dokunuyorum. İçimden, “Seni görebildiğim, dokunabildiğim için şükrediyorum” diyorum. O düşünceler içimden geçerken bakıyorum gözlerimden yaşlar süzülmüş. Hayır, uzaktan gören kim bilir hakkımda ne düşünüyor diye sonra da gülmeye başlıyorum ki, bu daha tehlikeli…


Ağlamak stres atmak için güzel ve faydalı olsa da güzel gülüşlü, hatta kahkahalı günler dileğiyle şimdilik hoşça kal “Dünlük”.

9 Ocak 2021 Cumartesi

Ya aynı kaderi paylaşsaydım!

Aylin Sözer, Selda Taş ve Vesile Dönmez… 29 Aralık günü bu üç kadının yaşam hakları ellerinden alındı. Hem de canice. Aylin Sözer ilk açıklamalara göre “sevgilisi olduğu iddia edilen” bir “erkek” tarafından önce boğazı kesilerek, sonra da yakılarak vahşice katledildi. Selda Taş, 38 sabıkası bulunan kocası tarafından pompalı tüfekle öldürüldü. Vesile Dönmez de oğlu tarafından…

Hepsine ayrı ayrı çok üzüldüm. Aylin Sözer’in cinayeti ise beni daha çok kahretti. Çünkü Aylin Sözer’in cinayetini çok “duyarlı” geçinen bazı isimler bile hemen “erkek arkadaşı” tarafından öldürüldü diye verdiler. İddia olarak bile değil! Oysa o kendini savunamayacak, “Hayır, o adam benim erkek arkadaşım falan değildi” diyemeyecek!

80’lerin sonunda, üniversitedeyken bu kaderi paylaşmaktan kılpayı kurtulmuş biri olarak her kadın şiddetinde daha çok ürperiyorum. O yıllarda bizim bölüme 350 öğrenci alınıyordu. Çoğunu tanımıyordum bile. Adını bildiğim kişilerin sayısı onu geçmezdi! Ayrıca okuldan eve, evden okula giden bir öğrenciydim. Yani bazılarının dediği gibi “aranmıyordum”. Buna rağmen üçüncü sınıfın başlarında bir gün aynı derslere girdiğim için tanıdığım kişilerle dersler hakkında konuştuktan sonra, karşıma “bizim sınıftan olduğunu söyleyen” bir “erkek” dayandı. Üstelik başka hiçbir şey söylemeden direkt, “Niye o erkeklerle konuşuyorsun?” diye hesap sordu. O hastalıklı beyninde çoktan ikimizi sevgili ilan etmiş, bana hesap sorma aşamasına geçmişti! O andan sonra da her saniye beni taciz etti. Okulun polisinden yardım istediğimde “Ben karışmam” cevabı aldım. O cevabı alınca pis sırıtış eşliğinde daha da arttıdı tacizlerini.

Sırf onun yüzünden sınavdan sınava zor bela okula gittim. Derslere zorunlu olmadıkça girmedim! Zorla çantama mektuplar tıkıştırmalar, adımı okuldaki tahtalara yazmalar… Ölmek istediğim günlerdi. Her an her yerde karşıma çıkıyordu. Bir gün kelimenin tam anlamıyla delirip üstünde şemsiye bile kırdım. Ama pes etmedi.

“Evinin orada oturan arkadaşlarıma seni izletiyorum” dediği için bir süre evden bile çıkamadım. Tam o günlerde Ege Üniversitesi’nde benimle aynı bölümde okuyan bir genç kız, aynı şekilde, kendisine platonik aşık olan bir “sapık” tarafından öldürüldüğünde korkularım daha da arttı. Paronayak bir şekilde arkama bakmadan yürüyemez oldum. Ders notlarım etkilendi. İçime kapandım.

Son sene sadece sınavdan sınava gittiğim okulda bütünlemeye kalmamak için dualar ettim. Sınav notumu işlemeyen görevliler yüzünden bir dersten bütünlemeye kaldığımı sanıp gittiğimde öğrenci bürosundaki görevli kadın “Seninki ölmüş” diye bir haber verdi. Önce anlayamadım bile benimki kimdi? Sonra adını söyledi de anladım. O an şoke olmuştum ve herkesin onu “benimki” olarak bilmesine bile tepki veremedim.

Şimdi düşünüyorum da, eğer o önce ölmeyip beni “öldürseydi” arkamdan bir de “Sevgilisiymiş, kim bilir ne yapmış çocuğa” diyeceklerdi! Kendimi asla temize çıkaramayacaktım. Nereden mi biliyorum, okul çıkışı o sapıktan kurtulmak için bir tanıdığımızın işyerine gitmiştim. O da peşimden geldi. Ve beni bebekliğimden beri tanıyan o tanıdık, “Ne yaptı, sana kuyruk mu salladı?” diye sordu.

O soruyu soran “tanıdığımı” asla affetmedim. Ve dehşetle fark ettim ki, beni tanıyanlar bile öyle düşünüyorsa, tanımayanlar kim bilir ne düşünecekti? Ve bu bende, her “kadın cinayeti”nden sonra, “kendini savunamayacak” her kadın için kapatılmayacak bir yara oldu. Olmaya da devam edecek!

13 Aralık 2020 Pazar

Öğretmen travması



Sonbaharın son ayı kasımdayız. Dökülen yapraklarla hüzünlü… Her an ağlayacakmış gibi duran gökyüzü de bu hüzne katkıda bulunuyor. Kasım ayının 24’ündeki Öğretmenler Günü için internette hediyelerle ilgili çeşitli alternatifler dönmeye başladı bile. Öğretmenler Günü’yle ilgili bu hediye önerilerini görünce aklıma kendi eğitim dönemim, öğretmenlerim geldi.

Öğretmenlerle ilgili şans grafiğim çok inişli çıkışlı mesela… Birinci ve ikinci sınıftaki öğretmenim emekliliğini bekleyen, gelse de gitsem diye düşünen bir kadındı. Neyse ki bir ve ikinci sınıfta okuma yazma ile dört işlemi öğrenmek yetiyordu da artıyordu bile. Üçüncü sınıfta taşınma nedeniyle başka semtteki bir okula başladım. Öğretmen iyiydi… Ama dördüncü sınıfın başında ayağını kırdı. Sonra da iyileşti mi bilmem, bir daha okula uğramadı. Hep gelip geçici öğretmenlerle geçti dördüncü sınıf. O yıla dair öğrendiğim hiçbir bilgiyi hatırlamıyorum mesela… Ama bakınca karnem hep pekiyi. 

Neyse ki 5. sınıfta gerçekten öğrencilerini seven, onlar için kendini feda edecek kadar iyi bir öğretmenimiz oldu. Okumayı onunla sevdim ben. Cuma günleri son iki dersi kütüphaneden seçtiğimiz kitabı okuma saati yapmıştı. Bütün kütüphaneyi bitirmek için o kadar hızlı okuyordum ki… Hızlı ama anlayarak kitap okumak o günlerden kalan bir yetenek bende… 

İlkokulu mezun eden öğretmenin iyi olması ortaokul için de güzel bir temel hazırlıyor. O yüzden ortaokulda her derse ayrı öğretmen geldiği için başta bocalasam da alıştım. Ancak iki dersin öğretmeni vardı ki, beni derslerden de hayattan da soğuttu.

Matematik öğretmenimiz… Dersi anlatır, o sırada bir ses mi çıktı sınıftan, çıldırırdı. Şimdiki nesil belki bilmez o zaman akıllı değil tebeşirle çizilen kara tahtalar vardı. Matematik dersinde devasa boyutlardaki pergel, iletki, cetvelle çizerdi öğretmenler geometri şekillerini. İşte o öğretmen ses çıktı diye çıldırdığında, elinde artık ne varsa, kafamıza doğru yollardı. Pergelse pergel, iletkiyse iletki… Hiçbiri mi yok, tebeşirden kaçış yoktu o zaman da… Korkudan anlamadığım konuyu asla soramadım. Üstelik yine korkudan tik sahibi olmuştum. Ayaklarımı sallayıp duruyormuşum. Onu da yine o öğretmenin “Ne sallayıp duruyorsun ayaklarını, tuvalete mi gitmen gerekiyor” diye bağırmasıyla öğrenmiştim. Matematik dersinde anlamadığım konular birikip üstüme devrildiği için hiçbir zaman tam anlamıyla sevemedim.

Yine aynı orta okulda bir de Sosyal Bilgiler öğretmeni vardı. Boylu poslu adamdı. Sesiyle anlattığı konudaki dağları titretirdi. Amma velakin konuşan ya da yaramazlık yapan oldu mu, çok pis cezalandırırdı. Erkekleri favorilerinden tutup tahtaya atardı ki, orta okul bir ve ikinci sınıftaki zayıf çocuklar resmen uçardı. İçim acırdı. Sanki benim canım yanmış gibi. Ha kız olduğumuz için dayaktan kurtulduğumuzu sanıyorsanız, yanılıyorsunuz. Kulağımızı çekerdi konuşurken görünce. O çekilen kulak, ertesi gün bile kıpkırmızı olur yanardı.

Bir de sıra dayağı atarlardı, haksızlık olmasın diye o zamanın öğretmenleri. O zaman dediysem 80 darbesinden sonraki yıllar. Hiç unutmam, yine sıra dayağı var, herkese cetvelle vuruyorlardı. Alman Lisesi’nden nakille gelen bir çocuk, biraz da iri yarıydı, aldı öğretmenin elinden kırdı cetveli. Ondan sonra sıra dayağı falan olmadı okulda. Ya da belki sadece bizim sınıfta…

Lise ve üniversite dönemini, sanırım biraz da biz büyüdüğümüzden dayaksız atlattık. Ama matematik mesela hep kâbus olarak kaldı benim için. O kötü öğretmenlerin daha kötü bir etkisi oldu bana… Okullar bitti, yıllar geçti, veli oldum. Veli toplantılarına katılmak benim için en büyük kâbus. Yarı yaşımdaki öğretmenlerle konuşurken kalbim dakikada 150 atıyor, ağzım kuruyor, nefes alamıyor gibi hissediyorum. İşte o zaman attığı dayaklarla hem dersten hem hayattan soğutan o öğretmenlerime saydırıyorum içimden. Affedemiyorum bir türlü… 

O yüzden Öğretmenler Günü’nde hediye seçmek de yollamak da travmatik bir olay benim için. Genelde internet üzerinden adrese direkt gönderdim ilkokul ve ortaokulda. Lisedekilere ise fidan bağışı sertifikası göndermeyi düşünüyorum. Hiç değilse geçmişte öğretmenlerin ezdiği bazı “fidanları” simgeleyen “ağaçlar” olur ileride…

* 12 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.

Zehirleyen gaz ışığı



Gaslighting… Geçtiğimiz haftalarda izlediğim polisiye bir dizide duydum bu kelimeyi. Dizide katil, miras yüzünden bir kadını ortadan kaldırmayı planlıyor. Ancak tetiği o çekmiyor. Kadının sevgilisini, onu öldürmesi konusunda ince ince manipüle ederek öldürtüyor. Öyle ki tetiği çeken, katil olduğunu biliyor ama sevdiği kişiyi nasıl öldürdüğüne anlam veremiyor.

Merak ettim, internette şöyle bir keşif gezisine çıktım. Gaslighting için, “Karşıdaki insana çeşitli oyunlar oynayarak zamanla kendisinden şüphe etmesini sağlamasına yönelik bir psikolojik şiddet, duygusal manipülasyon yöntemidir” deniliyor. Daha çok narsist kişilikler ile sosyopatların uygulamayı sevdiği bir yöntem.

Tiyatro oyunundan hayata

Kelimenin kökeni 1938’de yazılan Patrick Hamilton’un tiyatro oyunu Gas Light’a (Gaz ışığı) dayanıyor. Senaryoya göre Jack, karısı Bella’nın psikolojisini manipüle etmek için her gün gaz lambasının ışığını azar azar kısıyor. Karısı ışığın azalıp azalmadığını sorduğunda ise sert bir şekilde karşılık verip kadını azarlıyor. Böylece Bella kendi aklından şüphe etmeye başlıyor. Kendine güveni azalıyor. Kendini değersiz hissetmeye başlıyor. “Duygu terminatörlüğünün” adı bu tiyatro oyunundan hareketle gaslighting oluyor. Aynı senaryo Ingrid Bergman’ın oynadığı bir sinema filmine de konu olmuş. 1944 tarihli George Cukor’un yönettiği bu film ile Bergman 17. Akademi Ödülleri’nde “En İyi Kadın Oyuncu Oscar Ödülü”nü kazanmış.

İpler kimin elinde?

Şöyle bir düşündüm de, ikili ilişkilerin her çeşidinde, belki iş yerimizde sık sık rastladığımız hatta maruz kaldığımız davranışlar bunlar. İyi bir şey söylerken bile negatif yönlerinizi vurgulayan müdürler, “Ben onu demek istemedim, sen yanlış anlıyorsun” diyen iş arkadaşları, yaptığınız her şeyi eleştirerek, ya da olayları abarttığınızı söyleyerek kendinize güveninizi kaybetmenize neden olan eşler ya da sevgililer, aslında sizi manipüle etmeye, iplerinizi eline almaya çalışıyorlar. Bilinçli olarak gaslighting yapmıyorlar belki ama sonuç aynı oluyor. Bir süre sonra kendinize güveninizi kaybediyor, her şeyden şüphe duymaya başlıyorsunuz. En önce de kendinizden… “Ben bunu yapabilir miyim? Ya ben yanlış düşünüyorsam” soruları ile kendinizi zehirlemeye başlıyorsunuz.

Peki kurtulmak mümkün mü?

Terapist Volkan Pelenk’in yazısında okuduğuma göre, gaslighting’e maruz kaldığınızı fark ettiğiniz andan itibaren bazı önlemler almanız gerekiyor.

Öncelikle gaslighting’in ne olduğunu öğrenmek gerekiyor. Pelenk, şöyle diyor: “Gaslighting belirtilerini bilmek, partnerinizin ne yaptığını ya da yapmadığını anlamanıza yardımcı olacaktır. Burada gösterge duygularınıza nasıl tepki verdiğidir. Duygularınız inciniyorsa ve iletişim kurmaya çabalamanıza rağmen partnerinizin cevabı her seferinde sizi yetersiz hissettirmek ve saptırmaksa, sizi küçümseyerek gaslighting yapıyor olabilir. Sizi, bu düşüncelerinizin yersiz olduğu veya durumlara aşırı tepki gösterdiğiniz konusunda ikna etmeye çalışıyorsa, size gaslighting yapıyor olabilir.” Pelenk’e göre, sizi bir konuda, diyelim ki “sadakatsizlik”le suçluyorsa ve siz kendinizden eminseniz, aslında suçladığı şeyi o yapıyor olabilir. O yüzden sizi ne yapmakla suçladıklarına dikkat etmek gerekiyor.

“Duygularınıza güvenin” diyen Pelenk, o kişinin sizi ikna etmeye çalıştığı konular hakkındaki duygularınızla ilgili bir günlük tutmanın iyi olacağını belirtiyor. Arkadaşlardan tavsiye istemeyi öneren Pelenk, onların tarafsız olamayacağının altını çiziyor ve Gaslighting’e maruz kalmak nedeniyle oluşan şüphelerden kurtulmak için profesyonel yardım almanın önemine dikkat çekiyor. Gaslighting uygulayan kişiyle yüzleşmek, bunu yaparken sakin kalmak ve en sonunda da o ilişkiden uzaklaşmak, gaslighting’e maruz kalan kişinin yapması gereken diğer şeyler.

* 19 Kasım 2020 tarihinde www.tersdergi.com sitesinde yayımlanmıştır.

Cinayetin "ama"sı olmaz

Dün 25 Kasım Kadına Yönelik Şiddete Karşı Uluslararası Mücadele Günü idi. 25 Kasım 1960’ta, Dominik Cumhuriyeti’nde aktivist Patria, Minerva ve Maria Teresa Mirabal, diktatör Trujilio’nun hedef göstermesi sonucu öldürüldü. 1999 yılında Birleşmiş Milletler, kardeşlerin öldürüldüğü günü Kadına Yönelik Şiddetle Mücedele Günü olarak belirledi.

Tüm dünyada insanlar, kadına yönelik şiddeti protesto etmek için sokaklara döküldü dün. Guardian’ın haberine göre Covid 19 salgınından bu yana, özellikle aile içi şiddette, kadına ve çocuklara yönelik şiddette artış var. İngiltere’de ilk ulusal karantina günlerinde polis tarafından kaydedilen beş suçtan birinin aile içi istismar olduğu kaydedildi. 2019’un aynı dönemine göre bu tür suçlarda yüzde 7 artış görülmüş.

Ülkemizdeki rakamlar da dehşet boyutlarında. İki gün önce İçişleri Bakanı Süleyman Soylu, Aile İçi ve Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Değerlendirme Toplantısı’nda, bu yıl 20 Kasım itibariyle 234 kadının aile içi ve kadına yönelik şiddet kapsamındaki cinayetlerde hayatını kaybettiğini açıkladı. Ardından da erkeklere “Kendinize gelin yahu. Böyle bir ayıp olur mu?” diye seslendi. Yine Soylu’nun verdiği rakamlara göre 2016’da 304, 2017’de 353, 2018’de 279, 2019’da 336 kadın öldürüldü.

Soylu kadın cinayetleriyle ilgili rakamlarda “abartılı” farklılıklar olduğunu da söyledi. Gazete manşetlerindeki sayıların dikkate alınmamasını istedi. CHP’li Necati Tığlı’nın verdiği rakam da Soylu’nun o abartılı bulduğu rakamlardan olsa gerek çünkü Tığlı’nın açıklamasına göre 2020’nin sadece 9 ayında 369 kadın öldürülmüş! Kadın Cinayetlerini Durduracağız Platformu’nun açıklamasına göre de bu yıl 269 kadın öldürüldü, 152 kadın da şüpheli şekilde hayatını kaybetti.

Bir de şöyle bir gerçek var. Ülkemizde bir kadın öldürüldüğünde sosyal medya ikiye bölünüyor. kimi “Tamam ama onun da o saatte orada ne işi vardı?”, “Tamam ama o da niye öyle giyinmiş?” diye “ama”larla başlayıp niyelerle dolu soruları alt alta dizip kadını suçlu çıkarmaya çalışıyor. Bizim ömrümüz, gencecik kadınların vahşice katledilmesine üzülmekle, sosyal medyada onunla ilgili yorum yazan aşağılık insanlara küfretmek arasında geçiyor. Ta ki bir sonraki cinayete kadar. Ve bunlar neredeyse her gün tekrarlanıyor. Soylu’nun verdiği rakama göre bile günde ayda 21 kadın öldürülmüş 2020 yılında!

2011 İstanbul Sözleşmesi, kadına karşı şiddeti önlemek adına yasal bağlayıcılığı olan ikinci sözleşme. Kadına yönelik şiddet ve aile içi şiddetle mücadele prensiplerini ve taraf devletlerin yükümlülüklerini belirliyor. Ancak okumadan her şeyi bilen bazı kişiler, bu sözleşmenin aile birliğini bozacağını iddia ederek imzalanmaması için adeta kendini yırtıyor!

Velhasıl, kadına şiddette cezalar artmıyor. Katil, ölenin kendini savunamayacağının bilinciyle öldürdüğü kadına iftira atıyor: “Şöyle erkekliğime laf etti”, “Böyle tahrik etti”… Bir de takım elbise giyip kravat taktı mı mahkeme heyeti “iyi hali”ni görüp cezayı azalttıkça azaltıyor. Bazı saldırganlar ise profillerinde “hamili kart yakınımdır” dercesine üst düzey yetkililerle çekilmiş fotoğraflarını kullanınca, değil hapise girmek, elini kolunu sallayarak aramızda dolaşmaya devam ediyor. Bir sonraki kurbanını buluncaya kadar!

* 03 Aralık 2020 tarihinde www.tersdergi.com adresinde yayımlanmıştır.