13 Kasım 2024 Çarşamba

Belki de sıra bizde!


Truman Show filmini izlediniz mi? Jim Carrey’nin başrolde olduğu 1998 yapımı distopik komedi. Truman, doğduğu günden beri yapay bir yerde yaşamaktadır. Etrafındaki her şey dekorun parçası, ailesi sandığı herkes oyuncudur. Truman dışında herkes gerçeği bilir. Ancak Truman bir yerde, gündelik hayatındaki minik aksaklıklarla “uyanır”. Uyandıkça da, bu “harika hayat”tan kaçmanın yollarını arar. Bir bölümde, karısı bir anda elinde tuttuğu bir ürünü, kameralara tanıtır gibi reklamını yapmaya başladığında Truman uyanmaların büyüğünü yaşıyordu.

Neyse, niye Truman Show’dan bahsediyorum. Sosyal Medya sayesinde yeni bir iş sahası açıldı. Influencer’lık ya da fenomenlik. Truman Show’da Truman bilmeden günlük hayatını kameralar karşısında yaşıyordu. Şimdi ise bu fenomenler, sabah uyandıkları andan itibaren, günlük rutinlerindeki her detayı, kendi kanalları olan sayfalarında videolarla takipçilerine seyrettiriyorlar. Çoğu işin içine çocuklarını da katıyor. Sonra bir anda, “Üstümdekini çok sormuşsunuz, linkini veriyorum” deyiveriyor. Ya da çocuklarının içtiği vitaminlerle ne kadar sağlıklı olduğunu, o vitamini gözümüzün içine sokarak anlatıyor. En komiği de, örneğin ülkede üzücü bazı gelişmeler olmuş (Ki bizim ülkemizde çok sık oluyor bu) tepkilerini dile getiriyor. Sonra bir sonraki paylaşımda bakıyorsunuz “Size muhteşem bir indirimle geldim” diye gülerek müjde veriyor.


Truman Show’da, en çok izlenen program olmaktan kaynaklı reklam gelirlerini yönetmen ve diğer oyuncular paylaşıyordu. Truman’dan ise kendisine sunulan hayatla yetinmesi bekleniyordu. Kapitalist düzenin bir oyununda piyondu. Ancak satrançta piyon, doğru hareket ederse vezir olabilir. Tabii oyunu iyi bilmek şart bunun için. 


Günümüzde hepimiz bu düzende piyonuz, ama bazı piyonlar, tatlı kârı kimselere bırakmamak için hayatlarını ekran karşısında yaşamaktan çekinmiyor. Yönetmene kalacağına bana kalsın diyerek, uyandıkları andan evlendikleri, çocuklarını doğurdukları ana her şeyi paylaşarak bunu paraya dönüştürüyorlar. Bizden de gökten kafamıza düşen gerçeklerle uyanmak yerine, kerevete çıkmamız bekleniyor.


Kim bilir belki bir gün Truman gibi biz de uyanırız. Ha bu arada, uyanmak derken, kârdan biraz da ben payımı alayım diyerek fenomen olma yolunda adım atmayı kastetmiyorum. Umarım anlaşılmışımdır.


Yasemin Saraç

12 Kasım 2024

21 Şubat 2024 Çarşamba

Kafada bir tuhaflık!


Dün instagramda Orhan Pamuk’un Kafamda Bir Tuhaflık kitabından alıntı bir paylaşım gördüm. “Kafamda bir tuhaflık vardı, İçimde de ne o zamana ne de o mekana aitmişim duygusu.”

Defalarca okudum… "İçimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu" benim kafama daha doğru geliyordu. Çünkü kafamda bir tuhaflık vardı’dan sonraki cümle için de yüklem vardı olmalıydı. Dolayısıyla “içimde de ne o zamana ne de o mekana ait değilmişim duygusu (vardı)” diye tamamlıyordu insan.


Kitabı okurken bu cümleye rastlamamıştım. Dün yeniden elime aldım. Kitapta değil ama baştaki ithaf sayfasındaymış ve ben ne yazık ki orayı es geçmişim:(( William Wordsworth’ün Prelüd adlı eserinden alıntı olduğu yazıyordu. Acaba dedim William Wordsworth de mi aynı şeyi yazmıştı. Prelüd’ü buldum. Nazmi Ağıl’ın çevirisiyle Yapı Kredi Yayınları Kazım Taşkent Klasik Yapıtlar Serisi’nde yayınlanmış. Oradaki cümle şöyle: “Bazı korkular ve en çok da tuhaf bir düşünce, O zamana, o yere ait değilmişim duygusu.”


Nazmi Ağıl benim düşündüğüm gibi çevirmiş yani Türkçeye. Ama bununla da yetinmedim. Prelüd’ün orijinaline de ulaştım. Orijinali şöyleydi: “… And, more than all, a strangeness in the mind, A feeling that I was not for that hour, Nor for that place.” 


Yapay zeka Deeply’nin çevirisi “Ve hepsinden öte, zihinde bir tuhaflık, o saat için olmadığım bir his, ne de o yer için…”


Yetinmedim, İngilizceyi çok iyi bilen bir arkadaşıma da yolladım. Onun çevirisi de “Her şeyden öte kafamda bir tuhaflık… Ne bu zamana ne de bu yere ait olmayan bir his” şeklinde oldu.


Bütün çevirilerde ortak nokta “ait olmayan” his. Orhan Pamuk’un kitabındaki gibi “aitmişim duygusu” değil.


Ve beynim yine çalıştı: Robert Kolej mezunu Orhan Pamuk bunu böyle yazmazdı herhalde diye düşündüm. Hadi o dalgınlığına gelip yazdı, editörü de mi sorgulamadı.


Sorular beynimde birbirini kovalarken
Martin Eden
kitabındaki bir bölüm düştü aklıma:


“Editörlerin yüzde doksan dokuzunun başta gelen özelliği, başarısızlıkları. Yazar olmayı başaramamışlar. Sakın masabaşı işin sıkıcılığını, satışların ve işletme müdürünün kölesi olmayı yazarlıktan daha çok istediklerini zannetme. Yazmaya çalışmış ve becerememişler… Editörlerin, editör yardımcılarının çoğu ve dergilere, yayınevlerine dosya değerlendirmesi yapan danışmanların hemen hepsi, yazar olmaya çalışmış ama bunu başaramamış kişilerden oluşuyor. Özgünlük ve deha konusunda yargı makamında oturup, matbaaya neyin gidip neyin gitmeyeceğine karar verenler, şu dünyada bu işi yapması gereken son kişiler, yani özgün bir yanlarının olmadığı kanıtlanmış, ilahi kıvılcımın yanlarına bile uğramadığı belli olmuş bu adamlar.”


Benimki de işte kafada böyle bir tuhaflık!


Yasemin Saraç

21 Şubat 2024